Cumhurbaşkanlığı seçimleri zor ve sancılı seçimlerdir. 29 Ekim 1923 tarihinde hem Cumhuriyet ilan edildi hem de Atatürk Cumhurbaşkanı seçildi. Bu iki seçimde 286 milletvekilinden 158 kişi oylamaya katılmıştır. Oylamaya katılmayan 128 vekilinin niçin katılmadığı hep tartışılmıştır. İngiltere’nin İstanbul’daki yüksek komiseri Nevile Henderson tarafından İngiliz belgelerinde geçen istihbarat bilgileri ve tarihçi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın anlattıklarını özetlersek; Atatürk çıkan, hatta kasıtlı olarak çıkartılan hükümet krizlerini dahiyane bir ustalıkla fırsata çevirmiş, cumhuriyeti ilan ettirmiştir.
Zaten 1922’de hanedanlık kaldırılmıştı. Geriye kalan cumhuriyetin ilanı idi. Bazılarının iddiasına göre o gün Ankara’da olup meclise gelmeyen vekillerin kapısında jandarma olduğunu söylenir. Bu iddia doğru olsa bile 286 vekilin tamamı gelmiş olsa 158 oyla (oy çokluğu ile) sonuç alınırdı. Bazı kaynaklarda vekil sayısı 287 gösterilir. Atatürk hem Ankara hem de İzmir’den aday olmuş ikisinde de seçilmiştir. Bu nedenle sayı 286’dır. Atatürk bütün seçimlerinde tek adaydı ve katılanların oybirliği seçilmiştir.
Atatürk’ten sonra İnönü’nün seçiminde asker İnönü dediği için seçim çok sıkıntılı olmadan yapılmıştı. İnönü’de Tek Parti dönemindeki seçimlerde tek aday ve oybirliği ile seçilmişti. 1946’da çok partili sistemde çok adaylı seçimde oy çokluğu ile seçildi.
Demokrat Partinin 1950 seçim galibiyetiyle Celal Bayar’ın köşke çıkmıştır. Her ne kadar seçim sonucu için Kara Kuv. Kom. Org. Kurtcebe Noyan’ın İsmet İnönü’ye gönderdiği haberde “Paşam, seçimi komünistlerin hile karıştırdığı iddiasıyla iptal edebiliriz” demişse de İsmet Paşa bu teklifi “Milli irade nasıl tecelli etmişse, buna en başta kendisinin ve bütün devlet kurumlarının saygı göstermesi gerektiğinin bir defa daha bilinmesini istiyorum” ifadeleriyle reddetmiştir.
Bu diyalogları buraya almamın sebebi; Milli iradeye karşı hazımsızlığın boyutunu göstermek içindir. Çünkü 1950 seçimlerinde DP 420 milletvekili, CHP ise 63 buna rağmen Kurtcebe Noyan’ın hazımsızlığına ne demeli? Türkiye 3. cumhurbaşkanını işte bu şekilde köşke çıkarıyordu. 1960 darbesinden sonraki dönemler için aynı ya da benzer şeyleri söylemek parlamenter sistem içinde ne yazık ki mümkün olamadı.
Celal Bayar 1960 darbesiyle görevden alınır ve tutuklanır. Darbe lideri yapılan Cemal Gürsel, darbeyi gerçekleştiren 38 kişilik cuntanın onayıyla devlet başkanı olur. (Devlet başkanlığı ifadesi 1980 darbesinde de Kenan Evren için kullanılmıştır)
26 Ekim 1961 tarihinde Cumhurbaşkanlığı için seçim yapılacaktır. “Demokrasinin bir sandık meselesi değil, zihniyet meselesi olduğunu, fert ve cemiyetçe demokrasi zihniyetini benimsememiş memleketlerde bu rejimin yerleşip kökleşemeyeceğini” “demokrasi yolunda” adlı eserinde anlatan Samsun senatörü (Ordinaryüs Profesör Akademik mareşal…) Ali Fuat Başgil cumhurbaşkanlığına adaydır. İnönü’nün damadı Metin Toker anlatır: “Ali Fuat Başgil Başbakanlığa çağrılır. İkisi de birer general ve bakan olan Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay tarafından cumhurbaşkanlığı hevesinden vaz geçmesi gereği kendisine pek demokratik olmasa da gayet inandırıcı bir şekilde anlatılır (!)” Bu tehdit üzerine pes etmeyen hoca, siyasi parti liderleriyle görüşmeler yapmaya çalışa da Parti liderleri SKB (silahlı kuvvetler birliği) adlı yapılanmanın, yani/cuntanın genel seçim sonuçlarını dahi kabul etmeyeceği tehdit ve korkusundan ötürü kendisine destek veremediler. Bunun üzerine adaylıktan çekilmekle yetinmeyen Ali Fuat Başgil lanet olsun dercesine senatörlükten de istifa eder ve ülkeyi terk eder!
Cemal Gürsel 24 Ekim günü siyasi parti liderlerini Çankaya Köşkü'nde toplantıya çağırır. Gürsel SKB tarafından kendisine iletilen istekleri tam bir muhtıra formatında anlatır. İstekler kabul edilmezse SKB seçim sonuçlarını kabul etmeyecekti. En önemli istek ise tabii ki Gürsel’in Cumhurbaşkanı olmasıydı. Sonuç olarak SKB/cuntanın dayattığı şartları ve Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı seçilmesini öngören bir protokol bütün parti liderleri imzalanınca; Meclis açılabildi ve asker denetiminde sözde sivil yönetimler dönemi başlamış oldu.
1965 yılına gelindiğinde Demirel liderliğinde Adalet Partisi yüzde 52,87 oy oranıyla tek başına iktidara gelir. Gürsel’in sağlık durumu ise iyiden iyiye bozulmuştur. Komaya giren Gürsel için doktorlardan oluşan bir heyet iş yapamaz raporu verir.
Gazeteci Cüneyt Arcayürek anlatıyor: “Demirel önüne konulan raporun altındaki imzaları saydı. 38 kişinin imzası vardı. 27 Mayıs darbesini de 38 kişi yapmıştı. Bir yazgının (kader, alın yazısı) belirmesi miydi bu koşutluk? (Benzerlik) çok trajik bir sonuç dedi kendi kendine, Demirel. "38 kişiyle Çankaya'daki adamı indirmiş, 38 kişiyle Çankaya'ya çıkmıştı. Dönemini tamamlayamadan, 38 imzalı bir raporla görevden ayrılıyordu." Demirel, yazgıya inanıyordu”
Gürsel’den sonra kim seçilecekti? İdam sehpalı 1960 darbesinin olumsuz siyasi ikliminin egemen olduğuna inandığını düşündüğümüz Demirel, bir iyi niyet diyeti vermesi ve darbe refleksi baskın görünen o günkü askeri yapıyla iyi geçinmenin gerektiğine inanmış olmalı ki Gen. Kur. Bakanı Cevdet Sunay’ı tercih etti.
Demirel bu kararıyla sivil bir cumhurbaşkanı için Türkiye’yi yaklaşık çeyrek asır bekletmiştir. 15 Mart 1966’da üniformasını çıkarıp kontenjan senatörü olan Cevdet Sunay, 28 Mart'ta TBMM'de yapılan oylama da Türkiye'nin 5.cumhurbaşkanı seçildi.
(1961 anayasasıyla meclisin yanında bir de senato vardı. Senato, Meclis kararlarını veto edip meclise gönderebilirdi. Senatörler yüksek okul mezunu olurdu hatta okumuşlar meclisi de denirdi halk arasında. 15 senatör Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyordu. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanları da meclis içinden olması gerektiği için, meclis üyesi olmayanlar önce kontenjan senatörü yapılıyor sonra mecliste seçime gidiliyordu,)
Oysa ne pahasına olursa olsun Demirel o dönem hazırlık yapabilse, halkın katılımını sağlayacak cesur bir adım atabilseydi muhtemelen sonradan gelen üç darbeyi de önlemiş olacaktı. Nitekim gösterdiği iyi niyet hiç işe yaramamış, kendi elleriyle köşke çıkardığı Sunay’ın elinden, 1971 yılında muhtırayı tebellüğ etmek zorunda kalmıştır.
Dönemin Genel kurmay başkanı Memduh Tağmaç aslında darbeye muhtıraya karşı idi. O dönemde darbelerin gediklisi emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun da içinde olduğu Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan İlhan Selçuk, Osman Köksal, İlhami Soysal, Cemal Reşit Eyüboğlu, Raif Ertem, Doğan Erdoğan, Ali Sirmen, Ahmet Güryüz Ketenci, Altan Öymen, Armağan Anar gibi sol kimlikler ile bu grupla hareket eden Karar Kuvvetleri komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur “Sol sosyalist/Baas tipi” bir sistem kurmak için 9 Mart 1971 tarihinde darbe yapacaklardı.
Gen. Kur. Bşk. Org. Memduh Tağmaç ve İstanbul'daki 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün, sol darbeye açıkça karşı çıkıyor, Faruk Gürler'i katıldığı söylenen cepheden ayrılması için baskı yapıyorlardı. Org. Faik Türün eğer bu grup darbe yapacak olursa, TBMM'yi derhal İstanbul'da toplayıp Meclisin alacağı kararla Ankara'ya darbecilere karşı 1. Ordu ile harekete geçeceğini söyledi. Cuntacılar 9 Mart 1971 günü darbe yapmak istediler. Lider olarak karacı Tümgeneral Celil Gürkan'ı seçtiler ama Gürkan, “darbe için düğmeye basmadı” büyük bir ihtimalle cesaret edemedi.
10 Mart günü Ankara'da, daha önce adı duyulmamış olan “Genişletilmiş Komuta Konseyi” toplantısı yapıldı, toplantıya ordudaki bütün orgeneraller ve Ankara'da görevli korgeneraller davet edildi. 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün, Ankara'ya gitmeden önce eşi ve çocuklarını sol darbeci genç subaylardan korumak için memleketine bir akrabasının yanına gönderdi, sonra da toplantı öncesi Ankara Garnizon Komutanı olan kardeşi Tümgeneral Tevfik Türün'ü arayarak tedbir almasını istedi. Bunun üzerine Ankara garnizonundan askerler gün boyu devam eden toplantı boyunca, kısaca Org. Faik Türün sağ salim dışarı çıkana kadar, Genelkurmay karargâhını kuşatarak emniyete aldılar. İşte bu toplantıda 12 Mart günü hükûmete muhtıra verilmesi kararı alındı.