Hiçbiri Ak Parti aleyhinde konuşmaz, bilakis Erdoğan’ı överlerdi.
Çok partili sisteme geçtiğimiz tarihten bu yana parti değiştirenler, parti siyasetine sırt dönenler hep olmuştur. Ecevit’in 1977 yılında yaptığı Florya Güneş Motel operasyonu, sonuçları itibariyle çok önemlidir.
Ecevit 12 Adalet Partili (Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Hilmi İşgüzar, Orhan Alp, Fethi Acar, Mehmet Oğuz Atalay, Cemalettin İnkaya, Ali Rıza Septioğlu, Enver Akova, Ahmet Karaaslan ve Güneş Öngüt) ile gizlice görüşmüş, pazarlık yapmış sonuçta 41.hükümet (İkinci milliyetçi cephe hükümeti/AP-Demirel, MSP-Erbakan, MHP-Türkeş ortaklığı) gensoru ile düşürülmüş, Ecevit’in kurduğu 42. Hükümet güvenoyu almıştı. Pazarlık yapılan Adalet Partili Milletvekillerinden 10 milletvekili kurulan Ecevit hükümetinde bakan yapılmıştı. Siyasi tarihimizde ahlaki değerlerin üzerinin çizilmesinin miladıdır. Ecevit yıllar sonra "en büyük siyasi hatamdı" demiştir.
Demirel: "Bu hükümet, Türk tarihinde emsali görülmemiş bir entrikanın mahsulüdür. Devlete ait koltuklar ikram edilerek, hile ve entrika ile hükümet kurulmuştur."
Erbakan CHP dışındaki ortaklara "beton dökülürken kullanılan kalıp tahtası" demişti.
Parlamenter sistemin yürürlükte olduğu dönemde, hükümetler için güvenoyu hayat, gensoru memat meselesi olduğundan kritik durumlarda vekil transferleri yapılmıştır.
(Başkanlık sisteminde Güvenoyu: Seçimde halkın oy vermesidir. Seçilen güvenoyunu almıştır. Gensoru ise başkanlık sisteminde kaldırılmıştır.)
Türkiye 1990 yılına 47. hükümetle girmişti. 3 Kasım 2002 seçimleri yapıldığında ise iktidarda 57. hükümet vardı. 13 senede tam 11 hükümet kurulmuştu. İstikrar yoktu, 28 Şubat darbesi yaşanmış, 21 banka batırılmış, devlet soyulmuş, siyaset, mafya, iş adamı iç içeyken; birde 2001 krizi yaşanmış, yüzde 9,5 küçülen bir Türkiye vardı.
Seçmen, Erdoğan’ın liderlik edeceği siyasi yapılanmayı daha adı konmadan satın almıştı. İflas etmiş bir belediye devir almış amma, ortaya koyduğu yönetimle herkesin dikkatini çekmişti. Bu nedenle halk nezdinde açık bir krediye sahipti.
Bir Bursa programında kendisine “İstanbul ne âlemde, neler yapıyorsun”. Dedim. Bana. “İstanbul’a gelen 100 TL’nin 20 TL’si İstanbul’a diğer 80 TL kayıp dersem inan. Biz bu durumu tam tersine çevirdik” dedi. Bende bu hesaba göre 20 TL yine kayıp mı? Dediğimde; O yirmi TL için 20 sene belediye başkanı olmam gerek yine de sıfıra indiremezsin. Benim atadığım insanlardan da ayağı kayan çıkabilir. İnsanın olduğu yerde yanlış var maalesef.
Vurgun, rüşvet gibi yanlışların bertaraf edilmesi halkın iş birliğini de gerektirir. Mesela 1992’de İstanbul’da boşalan 4 belediye başkanlığı için seçim yapılmış Refah Partili adaylar seçimleri kazanmıştı. İki zabıta memuru rutine bağladıkları rüşvet almak için esnafa gitmiş; Esnaf “Artık Refah Partili belediye var, rüşvet avanta vermek yok” demiş memurları derdest edip teslim etmişlerdi.
Erdoğan belediyeciliği bir marka olmuştu. Dürüst bir yapılanma, iş bilen bir kadro, hem kentin ihtiyacı olan hizmetleri yapıyor, büyük projeleri hayata geçiriyor, aynı zamanda borç batağındaki İstanbul Belediyesinin borcunu da bir milyar dolar azaltıyordu. Ne Cumhurbaşkanı ne başbakan kendisine zerre yardım etmiyordu.
Hele o İstanbul valisi yok mu randevu vermez, yurt dışına çıkışını engellemeye çalışır kraldan çok kralcı tavırlarıyla devlet adamı vasfından uzak bir kişilikti.
Ak Parti bu iklim şartlarında, Erdoğan rüzgarını arkasına alarak kurulmuştu. Kurulurken Her şey Türkiye için ideali partiye şekil veriyordu. Bu nedenle bir karışım (koalisyon) değil, bir bileşim olma özenimiz vardı. Çok renkli oluşumuz bir zenginlikti ama Sadi Şirazi’nin “Bülbülden vefa ummayın. Çünkü her dem başka bir gül üzerinde öter” uyarısına tedbir almalıydık. Kişi hangi siyasi partiden gelirse gelsin eyvallah demek çok doğruydu amma rüzgâra göre daldan dala zıplamaları var mı? Yok mu? Noktasında kontrol yapmalıydık. Maalesef bir hayli zıpzıp çıktı.
Konuşmalarımızda; “Ak Parti gemilerini yakanların partisidir” dedik. Siyasetin kirlendiği bir dönemdi. Milletimiz de siyasi noktada gemileri yaktı ve anayasayı değiştirecek bir sayı ile bizi 3 Kasım 2002’de iktidara getirdi.
2004 mahalli seçimlerinde Bursa İl Başkanıydım. Bursa BŞB sınırları Osmangazi Yıldırım ve Nilüfer ilçelerinden oluşuyordu. BŞB, Osmangazi ve Yıldırım’ı aldık ama Nilüfer ilçede İl genel meclisi ve belediye meclisini almamıza rağmen başkanlığı alamadık. O kayıp sonrası Nilüfer ilçemizde her seçim ara aleyhimize açılmıştır.
O seçimde DYP’li bir grup, ilçede CHP adayı Mustafa Bozbey’e, büyükşehirde kendi partilerine oy verdiler. Bu yönlendirme sonucu CHP adayı seçimi kazandı. Gelen bilgilere göre gayrimenkul sahibi, emlak komisyoncusu bir grup bu işin öncüsüydü. Her ne olursa olsun o seçimi almalıydık. Nilüfer’e aday olmak isteyen, hatta aday adayı olan partili iki arkadaşım (sabrettiler ve sonunda Milletvekili oldular) hala parti için koşuyorlar. Buna mukabil Nilüfer adayımız çok uzağımızda durdu. Partideyken Ak Partimizi öven bir kitap yazmıştı, ayrılınca yeren bir kitap yazdı. Bu kişi ebedi aleme göç etti. Arkasından konuşmak doğru olmaz diyerek burada kesiyorum. Yazdıklarımı daha önce medyada karşılıklı yazıştığımız için yazdım. Çok daha uzun yazabilirdim.
Dikkatinizi çekmiştir. Ak Parti’de görev yapıp ayrılanlar “Ak Parti madem kötüydü niçin o zaman söylemedin, niçin partide durdun?” gibi soruları savmak için, partide bulundukları dönemi neredeyse asrı saadet ilan ederler. Efendim Ak Parti 2011 yılına kadar 2012 yılına kadar iyiydi sonra bozuldu derler. Şu tarihlere bakın 2012 MİT krizi, 2013 Gezi olayları, 17-25 Aralık kumpası gibi direk Erdoğan’a ateş edilen yıllar. Ak Parti ne yapacaktı, Liderini çapulcu zihniyete mi yedirecekti.
Çapulcu demişken; Olayların başladığı gün İstanbul’da Milletvekili dostumuz
Prof. Dr. İrfan Gündüz hocamızın çocuğunun düğünü vardı. Nikah şahitliği için gelen başbakanınız Recep Tayyip Erdoğan’la tokalaşırken “Başkanım bu çapulculara meydanı boş bırakamayız” gibi bir cümle kurdum. O gün başbakan gezi olayları için açıklama yaparken “Çapulcu” dedi. Benim sözümün üzerine dediğini sanmıyorum ama “acaba öyle midir düşüncesi” beynimi kemirdi durdu. Çünkü “Hıyarım var diyene bir avuç tuzla koşan” bir kesim Sosyal medyada isimlerinin önüne hemen “çapulcu” sözcüğünü eklemeye başlamıştı.
Liderlik böyle ortamlarda belli olur. Dönemin Cumhurbaşkanı “mesaj alınmıştır, demokrasi sadece seçim değildir.” gibi yumuşak mesajlar veriyordu. Oysa gezi de amaç hükümeti devirmekti. Başkanlık ofisine bile saldırdılar. Ak Parti 2002’de
Yüzde 63 olarak aldığı faiz oranını gezi ihaneti öncesi yüzde 4,61 seviyesine indirmişti. Ekonomimize direkt zararı 1,4 milyar dolardır. Resmî açıklamalara göre Dolaylı maliyeti 100 milyar doları geçmiştir. Özetle Türkiye’nin içi karıştırılmış ekonomi darbelenmiştir.
Başbakan Erdoğan yurtdışından döndü, hava alanında mini bir kabine toplantısı yaptı ve “mesaj alınmıştır” demedi, devlete kafa tutan gezicilere “Hodri meydan” çekmişi.
İki miting yapma kararı alındı. Gezinin arkasında kimler var onun tespiti yapıldı.
Gezi olaylarından 2 hafta önce yabancı (ABD) TV, yayın organları Türkiye’den canlı yayın aracı kiralamıştı. Bunlar müneccim donu mu koklamış ki olayların olacağını önceden biliyordu. O gün “mesele ağaç değil sen hala anlamadın mı” sözü slogan olmuştu. O sözü söyleyen M. Ali Alabora (Memoli) Galler’e kaçtı hala oradadır.
Konumuza dönüp bazı portrelere bakalım. Ahmet Davutoğlu ile başlayalım
“Kim ne derse desin ben sözüme sadığım, Cumhurbaşkanımızla kurduğum vefa ilişkisini son nefesime kadar sürdüreceğim. Hiç kimse benim ağzımdan, benim dilimden, Cumhurbaşkanımız aleyhine tek bir söz duymadı. Duymayacak...”
“Nefsimi ayaklar altına alırım, bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı elimin tersiyle iterim ama asla bu kutlu hareketteki hiçbir dava arkadaşımın kalbini kırmam, dünya mazlumlarının tek umudu olan bu ak harekete zarar görmesine, bu ak yürekli kadroların üzülmesine, ye’se düşmesine asla izin vermem.”
“Eğer bir gün nefsi hesaplarımdan dolayı bana rüyamda dahi göremeyeceğim makamları altın tepsi de sunan adama ve o adamın davasına ve onunla yol yürüyenlerin sevgisine, muhabbetine ihanet edersem gelin yüzüme tükürün...”
(Ahmet Kekeç Akşam Gzt.8 Mayıs 2020-Fuat Uğur 26 Kasım 2022 Türkiye Gazetesi)
Yukarıdaki sözlerin sahibi daha sonra neler söyledi herkesin malumudur. Başbakan
Olunca bir furya estirildi “Reisi devri bitti, hoca devri başladı” Sonuçta Ak Parti’de biten Hoca devri oldu. Yukarıdaki sözleri o söylememiş gibi boş durmadı. Parti kurdu altılı masada Reisin karşısında Kılıçdaroğlu’nun yanında yer aldı.
Çok net bir gerçek var. Davutoğlu dursaydı, durmasını bilseydi, bugün Ak Partinin Cumhurbaşkanı adayı idi. Muhtemelen Cumhurbaşkanı olacaktı.
TDK (Türk Dil Kurumu) sözlüğünde Tamah: Aç gözlülük, gözü hep daha fazlasında olmak, doyumsuzluk olarak izah edilir.
Atalarımız boşuna “Bir buldu iki ister, akçe buldu çıkın ister” dememiş.
Ak Parti’de Erdoğan’ın en uzun süre bakanlık yaptırdığı Babacan, 2018 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ak Partinin içindedir. Bilindiği gibi Temel Karamollaoğlu o seçimde Abdullah Gül’ün ortak aday olarak Reis’in karşısına çıkarılması için kulis yapmıştı. Mutabakat sağlanamamış ve Gül mecburen bu projeden çekilmişti.
Ali Babacan Tayyip Erdoğan’ın Ak Partinin Cumhurbaşkanı adaylığına imza atmıştı.
(Siyasi Partiler Cumhurbaşkanlığı adaylığı için grup kararı alıp YSK’ya bildirir. Partinin adayı kesinlik kazanır. Babacan Ak Parti’de bu karara imza atmıştır.)
O imzayı atan Babacan bir TV programında Abdullah Gül’ün adaylığı için yapılan gizli çalışmaların tam göbeğindeydim itirafında bulunmuştur.
Adaylığı ile 27 Nisan E-Muhtırasına muhatap olduğumuz, Erdoğan’ın kendisi aday olmayıp kardeşim Abdullah diyerek CB makamına çıkardığı Sn. Gül’e ne demeli? TBMM oylamasında meclise girmeyip 367 garabetine neden olan, AYM/Anayasa mahkemesine gidip oylamayı iptal ettiren CHP, 2018 CB seçiminde, Karamollaoğlu çöpçatanlığında çatı aday olarak Abdullah Gül’de karar kılmıştı.
Akşener adaylığına karşı çıkmasaydı muhalefetin adayı oluyordu.
Çatı adaylığı ile ilgili dedikodular piyasaya ilk çıktığında da bir Cuma namazı sonrası “CHP benim seçilmemi engelleyen partidir.” Diyerek; adeta böyle yanlış şeyler düşünmeyin ağzınıza biber sürerim ikazı yapmıştı. Eğer CHP İyi Parti anlaşsaydı, HDP/DEM zaten bu işe razı idi (Nasıl yani demeyin. CHP Milletvekili Veli Ağbaba bakın ne diyor: Gül’ün adaylığı teklifi bize HDP’den geldi 26.11.2019 Yeni Akit)
Akşener karşı çıkmasaydı, Muharrem İnce “Ben ikisinin arasında kalsam Erdoğan’a oy veririm” demeseydi; Kardeşim (!) Abdullah, Ak Parti adayı Erdoğan karşısında aday olacaktı. Bu ne vefasızlıktır! Bu ne sinsiliktir! İşte bu sinsilikleriniz açığa çıkınca; Erkan Mumcu’nun majestelerinin valisi, uluslararası sistemin Türkiye’deki kayyumu ithamlarına kızma hakkınız kalmaz. Bu ithamları hak ediyorsunuz.
Vefasız insanların özelliği benmerkezci olmalarıdır. “Ben yoksam benden sonrası tufandır’’ derler ve bu hastalığın aşısı ve tedavisi yoktur. Asıl önemlisi vefasızda saklanamaz bir kibir halinin varlığıdır. Hacı Bektaşi Veli: Kibir için
Kibir bele bağlanan taş gibidir, onunla ne yüzülür ne de uçulur. Demiştir.
Yunus Emre: Bir avuç toprak, biraz da suyum ben, Neyimle övüneyim işte buyum ben.
Çok şeyi yerelde ve Ankara boyutunda yazmasam da kendimi R. T. Erdoğan gibi hissettiğim anlar çoktur. Nasıl ki menfaati bitince reisi bırakıp kaçanlar olduysa; bende “kendimi ortaya koyarak, risk alarak desteklediğim birçok isim yüzünden hemen her gün eleştiri aldım”
Bu kişiler genelde bir yerlere seçilemeyen kişilerdir. Seçilselerdi ne partiyi eleştirir ne de ayrılanlar, partiden ayrılırdı.
Hatta bunlardan bazıları kendisinden önce ayrılanlara “partimiz safra atıyor” demiştir. Yerelde isim yazmadım ama bilinsin ki sözüm meclisten içeri.
Geçen gün ilgimi çeken bu cümleye rastladım:
“Kedi nankör, tilki kurnaz, karga kindar, yılan sinsi, insan ise hepsi.”