Bu yazıda ABD’nin kanlı geçmişini, CIA’nın cinayetlerini yazmıyorum.
Zaten belirledikleri zamanaşımı dolduğunda kendileri de belgeleri açıklıyorlar. Batılılarda utanacak yüz yoktur!
Mesele şudur: Biz yıllardır ABD kongresinde cinayetle yargılanır gibi her 24 Nisan öncesinde savunma yapıyor, lobilere para verip kongreyi ikna etmeye çalışıyorduk Nihayetinde ABD direktiflerine amentü edasıyla riayet ediyorduk. Hiçbir zaman taviz alamıyor, hep taviz veren taraf oluyorduk.
ABD sizden bir şey istediğinde pazarlık yapmıyor. Sen şunu al, bana da şunu ver hesabı yoktur. Bir şey uydurur ve sana dönüp; bak bunu kullanırım sıkıştırması ile sizi istediği biçime sokar. Buna havuç ve sopa siyaseti denir.
Son yıllarda tehditlere eyvallah etmedik. Çıkarlarına zeval gelmesin diye önceleri
1915 Ermeni soykırımı demediler, büyük felaket dediler. Planlarını açık ettik, güneyimizde bir devlet kurma projelerine müdahale ettik.
Darbe yapmaya kalktılar darbeye direndik ve Türkiye’de bir iç savaşı önledik. Bu seferde kalktılar 1915 tehcir olayı için “soykırım” dediler.
Onlar soykırım dedi ama Ermenistan başbakanı Nikol Paşinyan ise Soykırım konusunu tartışmaya açtı. En ilginç cümlesi 1915 yılında soykırım diye tanımlanan bir suç yoktu dedi. Malum soykırım ikinci dünya savaşı sonrası 1948 yılında suç olarak tanımlandı. Adam siyaseten linç edilme pahasına: 1939'da Ermeni Soykırımı gündemi yoktu da 1950'de Ermeni Soykırımı gündemi nasıl ortaya çıktı?" dedi
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesini okudum. Yürütme maddesiyle beraber 19 maddedir. İkinci maddesinde soykırımı oluşturulan eylemler, 3.madde de ise cezalandırılacak eylemler sayılmıştır. “Soykırım” suçunun varlığı için mahkeme kararı gerekir. Yargılama o ülkenin yerel mahkemesinde ya da “Uluslararası Ceza Mahkemesi (Lahey Yüksek Adalet Divanı.)” kararı ile vücut bulur. Bunun dışında hiçbir merci soykırım hükmü veremez. Hegemonik devletlerin başkanları başbakanları ya da parlamentoları bahçe finosunu korkutmak amacıyla havladığı gibi bizim için soykırım ifadesini kullanıyorlar.
AİHM’nin Doğu Perinçek kararı
İsviçre hukukuna “Ermeni soykırımını inkâr etmenin suç olduğu ve cezalandırılacağı” hükmü getirilmişti. Doğu Perinçek İsviçre’de bu hükmü “bilerek ve isteyerek” çiğnedi.
Hakkındaki ceza kararını AİHM’ne götürdü. AİHM Büyük Dairesi “parlamentoların ve hükümetlerin soykırım konusunda hüküm kurmaya yetkili olmadığına” karar verdi. Bunun üzerine İsviçre Federal Mahkemesi Perinçek hakkında Lozan Sulh Ceza Mahkemesi’nin “mahkûmiyet kararını” kaldırdı.
Bir önemli konu: Soykırım suçunu kişiler işler. Hükümetler, kurumlar veya milletler yani “tüzel kişiler ve kuruluşlar” işlemez. Suçlu kişilerdir. Anlaşılsın diye örnek verelim. Almanya Yahudi soykırımı yaptı. Almanya’yı mahkeme edip hapse atamazsın. Bu suçu işleyen nerede bir Nazi varsa yakalar yargılar cezalandırırsın.
Bu nedenle hiçbir mahkeme kararı olmadan, kişileri değil de 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılmasıyla lağvedilen “Osmanlı devletini bir asır sonra üstelik parlamentolar tarafından suçlu göstermek” gibi iddialar, ceza hukukunun temel ilkesine aykırı olduğu gibi siyaseten de düşüklüktür, ucuzluktur.
ABD kongresinin oy birliği ile aldığı soykırım kararı olsun, Almanya’nın Türk asıllı vekillerin önerisiyle aldığı soykırım kararı ve diğer ülkelerin yasama organlarının aldıkları “soykırım” kararları hukuk açısından yok hükmündedir.
Peki biz hala ne diye ABD ile müttefikiz. İşin aslı biz, Stalin’in Türkiye’yi tehdit etmesi üzerine; ABD’nin Missouri Zırhlısının İstanbul’a geldiği 1946 yılından bugüne, aynı hizada durduk amma hiçbir zaman ittifak halinde olmadık. Çizdikleri daire içinde kaldık. Çizgi ihlalinde ise darbe yaptılar. Hani açlıktan ölüm tehlikesi varsa ve sadece “domuz eti varsa; ölmeyecek kadar domuz eti yenebilir” fetvası vardır ya, bizde NATO imkanlarından bu kadar yararlandık. Sovyetler birliğinin öldürme tehdidini NATO domuzuyla savuşturduk. ABD’den sonra en kalabalık orduyu besledik ama modern silahlarımız yoktu. Silah fabrikalarımızı kapattırdılar. Yeri geldi parasını verdiğimiz halde silah vermediler. Ne zaman ki savunma sanayinde yerli ve milli oranımız yüzde 80’leri geçti, batı bloğu haçlı zırhıyla karşımızda sıralandı.
Aslında batı o zırhı hiç çıkarmadı. ABD başkanlarından Mendebur Joe Biden İstanbul yerine Kostantinopol derken içlerinde saklı tuttuklarını itiraf etti. Tarihimizde Sevr antlaşması var. Osmanlı topraklarında bugün 64 devlet vardır. Bunun yanında Hindistan Müslümanları Pakistan, Doğu Hindistan Müslümanları Bangladeş, Singapur, Malezya, Endonezya, Türkistan Hanlıkları, Nijerya ve Kamerun fiilen Hilafete bağlı ülkelerdi ki sayı 72’ye çıkıyor. Sevr’i hazırlayanlar orada Kürt Federe devleti ve Büyük Ermenistan’ı da tasarlamışlardı.
Kurtuluş mücadelesi ile Anadolu direnişi ayakta kalmayı başardı. Batı çekildi. Kendini toparlayan batı 1970’de Paris’te Sevr Antlaşması’nın 50. yıl dönümü toplantısını yaptı. Toplantının adı, “Sevr’i canlandırma” toplantısıydı. Fransa’da Sevr’in, yeniden yürürlüğe konulması gerektiğini savunanlar vardı. Sebep neydi? 1970’lerde Türkiye Sovyet kredileriyle ağır sanayi tesisleri kurarak bağımsızlaşıyordu, hemen 12 Mart 1971 muhtıra/aslında darbesi ile hükümet düşürüldü. Diğer bahaneler darbenin tuzu biberi gerekçelerdir. Çünkü bütün darbeciler NATO’ya bağlı askerlerdi.
Türkiye 1974 Kıbrıs müdahalesini yaptı. Karşılık gecikmedi ASALA Ermeni terör örgütü ile üzerimize geldiler. Hedef büyük Ermenistan’dı. 1978 yılında PKK kuruldu, güneyimizde bazı illerimizi de kapsayacak bir devlet planladılar. Bir başka nokta ise AB 1994 yılında Türkiye’deki Ortodoksların dini lideri Bartholomeos’u Bizans devlet başkanı ilan ettiler, İkinci Vatikan niyetidir bu. İstanbul Türkiye topraklarında olacak ama Vatikan gibi özel ve özerk olacaktı. Devlet içinde devlet.
ABD’de 4 kez başkan seçilen Roosevelt, “Dünya’da ezmek istediğim iki güç var” diyordu, “İspanya ve Osmanlı” Bu devletler ABD’nin “süper güç” olmasını engelleyen güçlerdi. Çünkü İspanya, ABD’nin Orta ve Güney Amerika’ya (Yeni Dünya), Osmanlı ise Asya, Afrika ve Avrupa’ya (Eski Dünya), yayılmasını önlüyordu. Biz nasıl ki Selçuklu Osmanlı dönemlerinde Alperenleri Dervişleri gönderip Anadolu coğrafyasını yurt edindiysek ABD’de “silahsız haçlılarını misyoner olarak gönderdi” Dikkatinizi çekmek isterim Osmanlı’nın son dönemlerinde bu topraklarda ilkokuldan yüksek okula kadar 417 Amerikan okulu vardı. Sonuçta başarılı oldular ve koca imparatorluk yıkıldı.
Birinci dünya savaşında süper güç ülke İngiltere idi. Osmanlı devletinin yıkılışında da başrol oyuncusu yine İngiltere’dir. Fransa, Rusya ve sonradan saf değiştirip onların (itilaf devletleri) safına geçen İtalya, İngiltere’nin lokomotif olduğu birinci paylaşım savaşında ikincil konumundaydılar.
Osmanlı devletinin yıkılması ve Hilafetin kaldırılması İngiltere için olmazsa olmaz hedefti. Nedenini bilmeyenler olabilir düşüncesiyle yazalım: o dönem en fazla Müslüman nüfusa sahip ülke Osmanlı bilinir, oysa en fazla Müslüman nüfusa sahip ülke İngiltere’dir, kalabalık Hindistan Asya bloğu İngiltere’nin hâkimiyetinde idi ama Müslüman nüfus Osmanlı halifesine bağlıydı. Bu nedenle Osmanlı ve hilafet İngiltere için yok edilmesi gereken iki önemli hedefti. Bilmeyenler olabilir Lozan’da Osmanlı devletinin mülkünü yok eden İngiliz dışişleri bakanı Lord Curzon 6 sene Hindistan valiliğini yapan biridir. Hint Müslümanlarının hilafete bağlılığını çok iyi biliyordu.
Osmanlı 1918’de Mondros mütarekesini imzalayınca; savaşın galibi işgal güçleri İngiltere ve itilaf devletleri baskı yaparak bu günkü Savaş Suçları mahkemeleri gibi görev yapan Âliye Divan-ı Harbi Örfi mahkemelerini kurdurdular ve yargılamalar yapıldı. Nemrut Mustafa ve Malta mahkemeleri olarak ta anılır bu yargı süreci.
Nemrut Mutafa kimdir? Irak Süleymaniye doğumlu, Bursa'da vali yardımcılığı da yapmış asker bir kişilik. Damat Ferit Paşa’nın, işgal kuvvetlerine hoş görünmek için görevlendirdiği “güdümlü” bir mahkeme başkanıdır. Yargıçtan çok cellât gibi hareket etmiştir. Bir yönüyle de bu mahkeme İttihatçılar' dan rövanş alınma yeri hâline gelmişti. İttihat ve Terakki'nin üst düzey yöneticileri, bazı vali ve kaymakamlar Ziya Gökalp’e varıncaya değin birçok önemli isim, yabancıların baskısıyla tutuklanmıştı. Baskıyla idam edilenler de oldu. Mahkeme adalet dağıtmıyor, işgal güçlerinin dayatmalarını mahkeme kararı haline getiriyordu dense doğrudur.
O dönemde Avrupa ülkeleri “Ermeni Tehciri Dosyası” ile yakından ilgileniyorlar, sorumlu buldukları kişilerin cezalandırılmasına uğraşıyorlardı.
İngilizler, İttihatçıların ileri gelenlerinin de yargılandığı davadan istedikleri sonucu alamayınca (savaş suçu bulunamayınca) 18 Ocak 1919 tarihinde bu olaylarla ilgili suçladıkları 144 devlet adamını Malta'ya götürüp orada yargıladılar
Osmanlı devleti işgal altındadır. İngilizler İstanbul'da ve Malta'da tutuklu bulunan kişiler hakkında suç kanıtlarının bulunabilmesi için Osmanlı arşivlerini didik didik ederek çok geniş çaplı araştırmalar yapmışlar. Bununla birlikte ne İstanbul hükümeti ne de Malta'daki tutuklular hakkındaki suçlamaları ispat edebilecek nitelikte hiçbir delil bulunup mahkemeye sunulamamıştır.
Bunun üzerine, ABD' den suçlamalara dair ellerindeki bilgilerin mahkemeye gönderilmesi istenmiştir. ABD tarafından da ellerinde bu konunun soykırım olduğunu gösterir hiçbir belge olmadığı bildirilmiştir (ABD o dönemde bölgede konuyla ilgili gözlemciler bulundurmaktadır, henüz İngiltere’nin gücünde değildir.)
ABD arşiv raporlarında; Washington' da ki İngiliz büyükelçisi R.C Craigie, Lord Curzon'a 13 Temmuz 1921'de çektiği mesajda şöyle demektedir:
"Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum. Yeterli delil oluşturabilecek hiçbir sorun mevcut değildir. Söz konusu raporlar Türkler hakkında Majesteleri Hükümeti'nin halen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva eder görünmemektedir. (13 Temmuz 1921, 371 / 6504 / E.8519 2)
Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilemeden mahkeme edilmiş, 29 Temmuz 1921 Britanyalı Kraliyet Başsavcısı yargılananların hepsine beraat kararı vermiştir. En son tutuklu 1922'de serbest bırakılmıştır. (Foreign Office, 29.7.1921. 371/6504 / E.8745)