Adalet bakanı Akın Gürlek olayların üzerine cesaretle ve hızla gidebilen bir savcı. Dokunulamayanlara dokunan, üzeri kapatılan davaları yeniden açıyor. Benim gördüğüm savcılığı bakanlığından önde gelen bir hukukçu ve siyasetçi
Cumhuriyetin ilk yıllarında hukukçu olmayan kişilerin yargılama yaptığı, hukuk adına utanılacak bir tarihi kesitimiz var. Prof. Dr. Osman Can, “Darbe Yargısının Sonu” adlı kitabında “Mahmut Esat Bozkurt ve Misyoner Yargının İnşası” adlı bölümde İstiklâl Mahkemeleri hakkında “Birer terör aygıtından başka bir şey olmayan İstiklâl Mahkemeleri” Meclis’te yer alan hızlı ve radikal kişilerden oluşturulmuştur. Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali, yani Üç Aliler divanı… Türkiye’yi teröre boğmuş olan bu mahkemelerin yalnızca adı “mahkemeydi”. Önce idam edip sonra yargılama yapan mahkemeler…”Osman Can 27 Mayıs yargılamalarına da “cüppeli terör” der.
Yılmaz Karakoyunlu kitabında; Celladın adı da Ali idi der. İdamlarda kadrolu olarak görevlendirilen Bu Keskinli Cellât Kara Ali, son posta gazetesinde yayınlanan hatıralarında şöyle diyordu: “Bizim patronlar yalan söylüyor, o kadar celladın içinde cellat kara Ali olarak sadece benim sallandırdığım kişi sayısı 5.216’dır.” (Son pasta gazetesi 3 Mart 1931). Bu rakam sadece bir celladın Ankara’da yaptığı infazlardır. Türkiye’nin birçok yerinde kurulup görev yapan 17 istiklal mahkemesinin kararlarını uygulayan her bir celladın idam ettiklerini varın siz düşünün.
Adaletin olmadığı ülkelerde; haksız yere idam edilenler olur keza bu yerlerde suçun üzerine adil bir şekilde gidecek savcı bulmak zor olacağı için katillerin yaptıkları yanlarına kâr kalır.Bazı dosyalar devlet sırrı diye gizlenir üzerlerine gidilemez. Türkiye bu sırlar yüzünden 17 bin faili meçhul kamburu ile yaşıyor. Bu nedenle Akın Gürlek olsaydı diye manşet attım. Zaten bu paragraf sonrası yazımı daha önce bir yerel gazetemiz de (Bursa Hakimiyet) yayımlamıştım
İstihbaratçı Mahir Kaynak’ın çok önemsenen bir sözü var "bir olay olduğunda, olayın failini bulmak istiyorsanız olayın sonucunun kime yaradığına bakın. Bu olay kimin işine yarar? bunu bilirseniz, bu işi kimin yaptığını da bilirsiniz.''
Cumhurbaşkanı kim olacak? Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a göre, Atatürk, kendisinden sonra İsmet Paşayı değil, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olmasını istemiş ve “kanuni bir yol bulup kendisi namzet gösterilir ve seçilirse çok iyi olur zannederim” demiştir.
(O dönem kanun gereği TBMM üyesi biri Cumhurbaşkanı adayı olabiliyordu. Mareşal Fevzi Çakmak ordunun başındaydı, Milletvekili olmadığından Atatürk kanuni bir düzenlemeden söz etmiştir.)
Atatürk İnönü’yü başbakanlıktan azletmişti. CB olmasını zaten istemez. İddia edilir ki; Atatürk, İsmet'in başbakanlıktan sonra rahat durmayacağını bildiği için kendisine Londra Büyükelçiliği'ni teklif ettirmiştir. Tevfik Rüştü, ret cevabını getirince de "Hım! demek bizimle uğraşacak," "İnönü’yü ben bilirim, zayıf anımızı kollayacaktır," demiştir.Hulasa İnönü’yü kendi yerine önermesi mümkün değildi.
Atatürk zehirlendi mi?
Atatürk’ün Sağlık Hayatı adlı kitabın yazarı Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Atatürk’ün “son anlarına dair zengin bilgi kaynakları ne yazık ki sansüre” tâbi tutulmuştur.
1923 yılından son dakikasına kadar kendisine özel hekimlik yapan Ordinaryüs Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in hatıra bırakabileceği ihtimali, tek parti idarecilerini telaşlandırır. Prof. Dr.Neşet Ömer İrdelp bir defasında yurt dışına çıkarken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kendisine şöyle demiştir: Güle güle git. Fakat senden bir ricam var, katiyyen hatıratını yazma!
Bunun üzerine Neşet Ömer İrdelp “Hiç niyetim yok” cevabını vermiştir, ama o devirde iktidarı ellerinde bulunduranlar bu cevaptan tatmin olmamış olacaklar ki 1949-1950 senelerinde bir hırsızlık süsü verilerek M. Kemal’in özel doktorunun evleri aranmış ve böyle bir hatırat olup olmadığı araştırılmıştır.
Mustafa Kemal’in son anlarında konsultan (danışılan) hekimlerinden Dr. Mehmet Kâmil Berk’in tuttuğu hatıralar da Prof. Neşet Ömer İrdelp tarafından elinden alınmış, daha sonra bu defter de sırra kadem basmıştır.
Gazeteci Soner Yalçın “Atatürk’ü ihmal öldürdü” der. Hulki Cevizoğlu ise, “çok açık ve net söylüyorum: Atatürk öldürülmüştür! Hem de "Doktorları tarafından öldürülmüştür!" öldürülüşü "uluslararası operasyondur" "müttefiklik bozulmasın"diye, Atatürk cinayeti tarihten silinip, kazınmıştır! iddiasındadır.
Hulki Cevizoğlu Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok'un ölümünün de şüpheli olduğunu söyler. (Malum Bozok 10 Kasım saat 09,30 sıraları kalbine ateş ederek bir intihar girişiminde bulunmuş ama ölmemişti. H.Ç) Ortada bir "hikâye" var. Bu hikâyeler mantık dışı ve "kurgulanmış toplu hikâyelerdir"
12 Eylül 1980 darbecilerinin iktidar olduğu 1981'de, Atatürk'ün kendi kurduğu Türk Tarih Kurumu'na yaptırılan sansür, 1989 yılında da yapılmıştır. O yıl tekrar yayınlanan Prof. Afet İnan'ın "Atatürk'ten Mektuplar" adlı kitabında, Atatürk'ün kendi el yazısıyla Afet İnan’a yazdığı ve “Afet” "Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir" sözleri toplumdan gizlenip sansürlenmiştir.
Atatürk’ün ölümünde uluslararası bir çete rol almıştır der. (Cevizoğlu iddialarının bir kısmına Dr. Eren Akçiçek’in bilim heyetince kabul edilen “Atatürk'ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü”doktora tezini kanıt olarak sunar.)
İlginiz çeker mi bilmem ama Atatürk hakkında ondan fazla eseri olan Eriş Ülger “Damladaki Deniz” adlı kitabında, Atatürk’e mal edilen “İstikbal Göklerdedir” ve “Beni Türk hekimlerine emanet edin” sözlerini herhangi bir kaynakta yazılı olarak bulamadığını söyler. Keza Dr. Eren Akçiçek’te Türk hekimleri sözünü bulamamıştır.
(Özetle bu iki söz uyduruldukları zamanında işe yaramış olabilir ama bugün için son kullanım tarihleri geçmiştir. Fatih Altaylı gibi biri Atatürk böyle bir şey demedi diyorsa bu sözler Uydurma sözler kategorisinde değerlendirilir.)
Atatürk’e böyle bir suikast mümkün olabilir mi?
Atatürk İngiliz raporlarında tehlikeli bir lider olarak geçiyor, Türkiye’de tezgahladıkları ayaklanmaları da bastırmıştır. Keza faşist liderlere mesafeli duruyordu. Hitler ikinci dünya savaşına hazırlanıyor. Karşı olduğunu bildiği için Naziler de işin içinde olabilir.
Yurt içinde olamaz dediğimiz cinsten olayların olduğuna tarihimiz şahittir.
En yakın örnek, 57. hükümet başbakanı Bülent Ecevit’in yaşadıklarıdır.
Bülent Ecevit iki kat merdiven çıkamıyordu. Gelen bir ihbarla hastanesi doktoru hemşiresi değiştirilince; birden iyileşmişti. Bunun üzerine Ecevit’in doktoru Mücahit Pehlivan, olayı bir adım yukarı götürüp 'Atatürk zehirlendi' demiş kabrin açılıp naaşına DNA testi yapılmasını önermişti.
Atatürk sonrası Tek Parti döneminde devleti yönetenlerce belge karartıldı mı? Herkes resmî belge istiyor amma iddialar özel yazışma olduğu için devlet arşivinde yer almazlar. Zaten yer alsa olay çözülürdü. Mesela: aşağıdaki yazışmaların arşiv kaydı yoktur bu nedenle; doğruluğu tartışılsa da çok konuşulan iddialardır.
"Atatürk'ün zehirlendiğine ilişkin raporu" başkalarıyla paylaştığı için Hıfzı Oğuz Bekata'ya (Bu kişi İçişleri bakanlığı yapmıştır) tepki gösteren Kasım Gülek (CHP Genel sekreterliği yapmıştır) "Bu konu seni de beni de aşar, altından kalkamayız. Sen de altında kalırsın ben de. Birileri de altında kalır. Geçmişte yapılan hataları telafi etmemizin ihtimali dahi olmadığını iyi bilmektesin" diyor. Ve devamında "Senin işini bitirirler" diye gözdağı veriyor.
Lebit Yurdoğlu'ndan Hıfzı Oğuz Bekata' ya gönderilen 18 Ekim 1962 tarihli mektup:
"Sn. Hıfzı Oğuz Bekata. Bu konuyu derinlemesine araştırdığımda sorunun sadece geç teşhis olmadığını, teşhisle uyumlu ilaçlar kullanılmadığını tespit ettim. Atatürk'ün ilaçlarının alındığı eczanenin kayıtlarına baktığımda, o dönemlerde sıtma tedavisi için kullanılan Kinin ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar Kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekimin bilmesi gerektiği ama bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğu izlenimi edindim.
Mektupta devamla kullanılan ilaçların tehlikeli ve zehirli olduğunu belirtip doktorlar:Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, Dr. Neşet Irdelp hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hâkim olmuştur. Hürmet ve muhabbetlerimle C.H.P. Genel Sekreter Yardımcısı İzmir Milletvekili- Dr. Lebit Yurdoğlu" (Lebit Yurdoğlu aynı zamanda tıp doktoru dahiliye mütehassısıdır)
Bu yazıda kendi görüşlerimizi değil, tamamı daha önce başkaları tarafından yazılıp aktarılanlara yer verdik. Hiç kimseyi ezbere suçlayamayız. Gerçekten bir suikast var ve bu suikast yurt dışı kaynaklı ise; o zaman yurtiçi işbirlikçileri de vardır. Bu konuların açıklığa kavuşması: Devletin kesin kararı ve tarafsızlığında bağımsız çalışabilecek uzmanların araştırmasıyla ortaya çıkar.