Cumhuriyetimiz 103 yaşında. Cumhuriyete yüklenen anlamlara bakıyorum da büyük çoğunluğu cumhuriyeti değil demokrasiyi tarif ediyor. Keza “Monarşi/Padişahlık, krallık” da genellikle demokrasinin zıddı olarak algılanıyor ki külliyen yanlış!

Cumhuriyetin demokrasi, monarşinin de demokrasinin zıddı anlayışı, tarih boyu yaşananlara terstir. Okur yazar kesimdeki bu anlayış; toplumumuzda önemli bir kesiminin derinliği olmayan kalıplaşmış bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir.

Örnek vermek gerekirse; Komşumuz İran, eski SSCB, Saddam dönemi Irak’ta rejim cumhuriyettir. Fakat bu devletlerin ne denli demokratik bir yapıya sahip olduklarını anlatmaya gerek yok sanırım. Hatta kötü bir örnek olarak Stalin SSCB’si, Hitler/Nazi Almanya’sı gibi yirminci yüzyılda görülen en korkunç totaliter rejimler, cumhuriyetlerin içinden çıkmıştır. Buna karşın Birleşik Krallık (İngiltere) Hollanda, Belçika, Norveç, Japonya, İsveç, Danimarka, Kanada gibi ülkeler birer cumhuriyet değil monarşidir. Buna rağmen bu ülkelerin çok uzun zamandan bu yana demokratik rejimleri yüksek standartta ve kesintiye uğramadan devam etmektedir.

Besim Tibuk birinci dünya harbi maalesef imparatorlukları yok eden cumhuriyetlere yol açan kötü bir netice çıkardı. Rus, Alman ve Avusturya imparatorluğu yıkıldı. Türk imparatorluğu da maalesef birinci dünya harbinde yıkılmadı Mustafa Kemal yıktı onu. Orada en masum olan hanedandı. Diğer İmparatorlar harbe isteyerek girdiler. Osmanlı’da imparator (Sultan Reşat) harbe karşı idi. Onun düşmanları durumunda olan ittihat ve terakki karar verdi. Ülkenin başını belaya soktu. Hatayı yapan İttihat ve Terakki cezayı hanedan gördü.

Birbirinin zıddı olan iki kavram Cumhuriyet ile Monarşi’dir. Çünkü Monarşide irsi (yönetimin miras yoluyla) intikali vardır. Cumhuriyet’te ise böyle bir intikal yoktur.

Keza cumhuriyet ile demokrasi arasında matematiksel bir bağ kurulması teorik olarak ta, ampirik/deneysel olarak ta yanlış olur. Bir devletin Cumhuriyet olması demokratik olmasını gerektirmiyor. Demokratikte olabilir, anti-demokratikte olabilir. Aynı şekilde monarşi ile yönetilen bir devlet, anti-demokratik olabileceği gibi demokratikte olabilir.

Bir diğer yanlış algılamada; Cumhuriyet ile laiklik, monarşi ile teokrasi arasında doğrudan bir paralellik kurulmasıdır. İran bir cumhuriyettir ama dine dayalı/teokratik bir devlettir. Diğer yandan Belçika ve Hollanda monarşileri ise birer laik devlettir.

Bizde demokratik uygulama cumhuriyetten daha eskidir.1876 yılında ilan edilen 1.meşrutiyet ve 1908 de ilan edilen 2.meşrutiyet denemeleri. Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçişin köprüleridir. Çünkü bu denemelerin zihni alt yapının oluşmasında rol aldığını/ufuk açtığını herkes kabul eder.

Türkiye’de bir kesim sıklıkla Cumhuriyetin kazanımları der durur. Sorun nedir?

Sorun uzun yıllara dayanan demokrasi/demokratikleşme sorunudur. Dışarıdan bir kavramı transfer edeceksiniz, içini boşaltıp kendinize göre doldurmaya kalkarsanız şikâyet konusu sıkıntılar kaçınılmaz olur. Parti kapattıran savcı “Militan Demokrasi” adlı kitap yazıyor. Sorsan Cumhuriyeti ve Demokrasiyi koruduğunu iddia eder. Bu faşizan anlayış ülkemize ileriye doğru adım attırmamıştır.

Biliyoruz ki cumhuriyet bir rejim, demokrasi ise rejimlerin niteliği/vasfıdır. Demek ki demokratikleşme ile sistemin niteliği, dolayısıyla standardı yükseliyor.

Türkiye mehteran (iki ileri bir geri) demokrasisi ile 21.yüzyıla girdi. Cuntaların çizdiği vesayet dairesine hapsedildik. Cumhuriyeti koruma ve kollama uydurma bahanesiyle, demokrasimiz dipçiklendi, yeri geldi hançerlendi.

Yargılama birliğini bozan, askeri yargı düzenlemelerini korkudan gündemimize alamadık. Disiplini sağlamanın, adaletten önce geldiği askeri mahkemeler, yeri geldiğinde sivilleri de yargılıyordu. (Ülkemizde askeri yüksek idare mahkemesi/askeri Danıştay ve askeri Yargıtay ancak 2017 referandumu ile kaldırılabildi)

Olağan dönemlerimizde bile askeri bürokratik yapı devletin yüzde 51payı yani (çoğunluk payı) bendedir. Bu nedenle benim dediğim olur çizgisinden bir milim sapmıyordu. Her darbe dönemi kendi lehlerine çıkardıkları yasalarla, yaptıkları kanuna uygundu ama hukukla ve demokrasiyle bağdaşmıyordu. Zaten “durumdan vazife çıkardık” gerekçesi “ben yaptım oldu” demenin kılıfıydı.

Kısaca sistem içerisinde demokratik ülkelere kıyasla, yasama ve yürütme (TBMM ve Hükümetler) dar bir alana hapsedilmişti. Seçilmişlerin kulağını çeken atanmışlar her zaman kendini hissettirmiştir. Bu yapının gözünde iktidar ve hükümet başkanı bir nevi şirket CEO su gibiydi. İstendiği an görevine son verilen bir vesayet sistemi vardı.

Hükümetler NATO’da müttefiklerimizi kızdırmadan tam uyum içinde çalıştığı süre, görevde kalabilirdi. Amma çizilen dairenin dışına çıktığı veya çıkabilir ihtimaline karşı;

27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi ve 28 Şubat 1997 post modern darbesi ile CEO’ların iş akitleri feshediliyordu.

Seçilmişler neleri yapabilir neleri yapamazdı derseniz; (asgari ücreti ayarla, yol yap, köprü, baraj yap vb. vatandaşın günlük işlerini gör) tanımlanan görev alanı idi.

Dış politika, güvenlik, demokratikleşme gibi konular bizim alanımız diyen katı bir vesayet vardı. Biz ne kadar dersek o kadar olacak inancı hakimdi ve uygulanıyordu.

Bir örnek vermek gerekirse Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’ın “Ulusal güvenlik konusu sadece askerlerin değil sivil politikacılarında işidir” sözüne karşılık dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu bu açıklamaya sert tepki göstermiş ve "Siz ekonomiye bakın, bu işler bizim işimiz" demişti. Paşaya göre ulusal güvenlik sadece askerlerin işidir, siviller ilgilenemezdi. (Bu ifadeleri bizzat Mesut Yılmaz anlatmıştır)

Tarihçi Halil Berktay “Türkiye kendi askeri tarafından sürekli olarak olgunlaşmayan bir çocuk muamelesi gördü” Bu nedenle asker hem cumhuriyetin hem de vatan topraklarının öncelikli “sahibi” kendisini sayardı. Kurtarıcı oydu. Demokrasiyi askıya alması da bu kurtarıcılığın eylem hali idi.

Hasan Cemal; devletin tepe noktasında görev yapmış bir sivil bürokratın yakınmasını anlatır “Bir albay koltuğunun altında bir dosyayla Maliye Bakanlığına gelir; işte bizim bütçemiz” deyip dosyasını masaya bırakıp gider. Gizli oturumda okunur iş biterdi. Askeri harcamalar konusunda bazı bakımlardan sıfır denetim söz konusudur.

Bütün bunları anlatmamın nedeni; asker karşıtlığı değil, batı demokrasilerinde olduğu gibi sivil siyasetin emrinde bir askeri yapı için çok zaman kaybettiğimizdir.

Siyaset kurumuna saygı duymayan, küçümseyen, şımarık bazı apoletliler ülkenin gerçek yöneticisi olmuştu. Genelkurmay Başkanlarından emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı görevdeyken, 1990’ların sonunda önemli bir merkezde büyükelçi olan bir diplomata densizce “Bir Reagan, bir Thatcher vardı da mı, selam durmadık önlerinde?” diyebiliyordu. Sivillerin asker korkusu, askerin ise demokrasi korkusu ülkemizi yerinde saydıran İki güçlü pranga olmuştur.

Bu koşullarda çoğunluğun despotizmini önleme görüntüsü altında kendimize has bir kuvvetler ayrılığı oluşturduk. Kendimize has diyorum çünkü davul-tokmak dengesi yoktu. Ayrıca (uygulamada kuvvetler birliğine dönüyordu)

Bu günlere gelirken Türkiye’deki erkler içerisinde yetkili olup sorumlu olmayan erklerin varlığını gördük ve unutmuyoruz. Dokunulamayan erkler vardı. Her dönem gelen iktidarlar için çizilen Kırmızı Çizgilerle engellemeler yapılıyordu.

Batı demokrasilerinde devlet başkanı hükümet çekişmesi 17 ve 18.asırda hükümet lehine çözümlenmiştir. İngiltere’de bilinen en son imza krizi 1707 yılında yaşanmıştır. Biz ise 21.asırda, çağı geçmiş bu (anakronik) sıkıntıyı yaşayarak girmiştik.

Demokrasiyi içselleştirmede ciddi hazımsızlık yaşadık. 1961 anayasası Atatürk döneminde yapılan 1921 ve 1924 anayasalarının aksine “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir` prensibini kontrol mekanizmaları ile kâğıt üzerinde bir ifade konumuna itiyordu. Çünkü Meclisi Anayasa mahkemesi ile, hükümeti de Danıştay ile kontrol ediyordu. Kanunları AYM iptal ediyor, Hükümet işlemlerini de Danıştay frenliyordu)

1961 anayasası o günün şartlarında ileri bir anayasa iddiasındaydı. Örgütlenme, sendikal faaliyetler düşünceyi açıklama vb. alanlardaki açılımları ile Demokrasi açısından öne doğru iki adım attık diyorduk. Reaksiyoner formu ve tepki gerekçeleriyle hazırlanan 1982 anayasası ile geriye doğru sizce kaç adım attık?

1982 anayasasını özgürlükçü bir anayasa haline getirmek için olağan dönemde hem toplum hem de Meclisimiz yorulmuştur. Değişikliklerden dolayı Kırk yamalı bohçaya döndü dense yeridir. Halen yeni değişikliklere ihtiyacı olan bir anayasadır. Yapılması gereken bu anayasadan kurtulup sivil bir anayasa yapmaktır. Türkiye’nin hukuk ve diğer alanlarda hızlı bir yükselme yaşaması yeni bir anayasa ile mümkün olacaktır.

Sistem devamlı kesintiye uğradığı için 1961 ve 1982 anayasaları paraşütle inen anayasalardır. Bu nedenle de her zaman ödevleri olan bir toplum çizgisinde yürümek zorunda kaldık. Oysa demokrasilerde haklar; ödevlerden önce gelir. Zihinlerde cumhuriyet; monist / tek tipçi görüntüden arınıp demokrasinin çoğulculuğuna evrilmesi gerekir. Bunu elbirliği ile başaramazsak; dünya siyasetinin varoşundan merkezine taşınmamız mümkün değildir.

Tartışılması, sorgulanması gereken konuları değil de manipüle edilen konuları tartışmak bizi geri götürür. İşin özünde tartışmıyor kavga ettiriliyoruz. Sonuçta kamplaşma denen olgu genlerimize öylesine işledi ki en milli konularda bile

Bir olma/biz olma sıkıntısı yaşıyoruz.

Yıllarca demokratik cesaretin yerine, antidemokratik esaret kabul görünce; halkı en mutsuz ülkeler arasında yer aldığımız gerçeği ile yüz yüze geldik. Şikâyet ettiğimiz müneccim gibi niyet okuma, korku ve vehimlere dayalı reflekslerimizi de kalıtsal bulduğumu söylemeliyim. Çünkü devletin bekası için masum şehzadeleri boğmak gibi bir sabıkamız var. Militan demokrasi gibi uydurmalar da bu sabıkanın devamıdır.

Her dönem korkutacak bir öcü bulduk. (Soğuk savaş döneminde NATO üyesi bir

ülke komünist olma tehlikesiyle korkutuldu, AB ile müzakere yaparken de irtica ile korkutulma komedisini yaşandı bu ülkede) Yahu Avrupa Birliği için Hıristiyan birliğidir diyoruz. AB ile müzakere ederken irticadan söz etmek hangi zekânın işidir?

Demokraside esas olan “temsil ve katılımdır” bu alanın daraltılması, egemenliğin kullanılmasında Meclisin ve hükümetin payının belli mekanizmalarla azaltılması ve engellenmesi, sistemi “ideolojik ve politik” bir hegemonyaya döndürmüştü ki bu da demokrasinin ne olmadığını gösteren tersinden bir tarif olsa gerek.

Sonuç olarak; halkına ve temsilcilerine güvenmeyip, devlet payını adeta sahiplenerek, ayak işlerini halkın temsilcilerine bırakan yapılanmaya demokrasi denemezdi. 2010 ve 2017 referandumlarıyla, e-muhtıraya verilen cevapla ülkemizde demokrasinin sezaryenle bile olsa doğuşuna şahitlik ediyoruz.