Osmanlı 23 Aralık 1876 tarihinde 1. meşrutiyetin ilanı ile ilk anayasasını yapmıştı.

(Meşruti monarşi) Hükümdarın yanında devletin yönetimi Meclis-i umumi ile birlikte yapılıyordu. Meclisi umumi iki meclisten oluşuyordu: Üyeleri seçimle belirlenene meclis-i mebusan, üyeleri atama ile belirlenen meclise de Ayan meclisi deniyordu.

Ayan meclisi üye sayısı, seçimle gelen meclisin üye sayısının üçte birini geçemez şartı vardı. 1961 anayasası ile de uyguladığımız “Senato” gibi bir görev yapıyordu.

Tanzimat’la başlayan modernleşme sürecinin tabii bir devamı olarak kabul edilir.

Batılı devletler Tanzimat dahil Osmanlı’yı ıslahat yapmaya zorlamıştır. Bu nedenle Mutlakıyetten Meşrutiyete geçilmiştir.

Bu anayasa (kanun-i esasi) Osmanlı tarihinin en zeki padişahlarından Abdulhamit’in yönetime gelişinin dördüncü ayında ilan edilmiştir. Anayasa çalışmaları Mithat Paşa başkanlığında yürütülmüştü. Mutlakıyetten (devletin temel güç ve yetkilerinin tek kişide toplandığı yönetim biçimidir) anayasal düzene geçişin ilk denemesi olan bu çalışma, vatandaşa yeni haklar ve yasal koruma verse de devrin ileri gelen bir kısım bürokrat ve aydın kesimi bazı noktalarda memnun olmamıştır.

Anayasa 113.maddede padişaha verilen yurt dışına sürgün yetkisine, Genç Osmanlı hareketinin ileri gelenlerinden Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi isimler karşı çıkmış, arzu edilen reformlar için kararlılık göstermediğinden Mithat Paşa’ya sitem etmiştir.

Kader çizgisine bakın ki; Sultan Abdülaziz’in şüpheli intiharı üzerine (aslında şüphe götürmez bir gerçek var ki; Abdülaziz katledilmiştir.) II. Abdülhamit tarafından soruşturma emri verilmiştir. Yıldız Mahkemesi’nde yargılanan Mithat Paşa idam cezası alır. Bu ceza sultan Abdülhamit tarafından ömür boyu hapse çevrilir ve yukarıdaki 113.maddeye göre Taif Kalesi’ne sürgüne gönderilir.

İlk anayasamıza göre Meclis-i Mebusan tarafından yapılan kanunlar, Ayan meclisinde onaylanır veya reddedilip iade edilirdi. Ayan meclisi üyeliği hayat boyu olup, padişah tarafından görevden alma yetkisi yoktu. İlk ayan meclisine Padişah 26 kişi atamıştı. (Padişah Ayan Meclisi üyelerini güvenilir, devlete yaptığı hizmetlerle tanınmış ve kırk yaşını doldurmuş olan, hükümet üyeliği yapmış kişiler, elçiler, valiler, patrik, haham ve üst rütbeli askerler arasından seçerdi)

İlk seçimde Meclis-i Mebusana 69 Müslüman 46 Gayrimüslim seçilmiştir. Müslüman vekillerin tamamı Türk değildi. O dönemde siyasi partiler yoktur. Siyasi partiler

23 Temmuz 1908’de ikinci meşrutiyet ilan edilince ortaya çıkmıştır.

Meclis iki dönem çalışabilmiştir. Sonrasında Ruslar, Osmanlı devletine savaş açınca; vekillerin hükümeti sert bir şekilde eleştirmeleri karşısında Padişah meclisi dağıtmak zorunda kalmıştır. Yapılan seçimler sonucunda yeni meclis toplanır. Fakat Rus savaşı kötü sonuçlanır. Padişah yetkisini kullanarak Meclisi yeniden fesheder ve 1878 tarihinden, 23 Temmuz 1908, ikinci meşrutiyetin ilanına kadar Meclisi toplamadan ülkeyi yönetmiştir. (Ayan Meclisi üyeliği hayat boyu olduğu için toplanmasalar da üyelikleri devam etmiş maaşları da ödenmiştir. Hatta padişah yeni üyeler atamıştır.)

İkinci meşrutiyetin ilanı bir İttihatçı darbesi olarak nitelenir. Doğrudur bir sene sonra da Abdülhamit tahttan indirilmiştir.

Detaya boğulmadan anlatmak gerekirse Padişaha karşı ikinci meşrutiyetle kazanılan önemli haklar vardır. (Padişahın anayasaya bağlılık yemini etmesi, hükümetin güvenoyu mecburiyeti, meclislerin başkanlarını padişahın değil kendilerinin seçmesi ve sürgün yetkisinin iptal edilmesi gibi)

İkinci meşrutiyetle görünüşte başkanlık sistemi, işleyiş bakımından Parlamenter sisteme yakın bir yapı oluşturulmuştur.

1909 seçimlerinde ilk kez partiler yarışmış, Ahrar (hürler) partisi ile İttihat ve terakki yarışında ittihatçılar kazanmıştı. Osmanlı’da benim saydığım 10 kadar siyasi parti vardı. Ahali (halk) Partisi, Osmanlı Demokrat Partisi, Osmanlı Sosyalist Partisi bunlardan ilginç bulunan parti adlarıydı.

İkinci meşrutiyete zorlayan en önemli dış faktör: İngiliz Kralı ile Rus Çarı arasında

8-9 Haziran 1908 tarihinde ki görüşmelerdi. İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı’yı paylaşmak konusunda anlaştıklarını duyan İttihat ve Terakki, bir an önce yönetime el koyarak ülkeyi güya kurtarmak niyetindeydi. El koydular, anayasayı tam yedi kez değiştirdiler ve bu sayede 27 Nisan 1909 tarihinde Abdülhamit hanı tahttan indirdiler.

Abdülhamit “Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene sayacağım” demişti. 27 Nisan 1909 ile Osmanlı’nın teslim olduğu 31 Ekim 1918 arasında dokuz buçuk sene vardır. 10 yıla varamamıştır.

Abdülhamit han tahta çıktığında entübe bir Osmanlı devleti devralmıştı. Oksijen çadırında tedavi devam ederken 1908 darbesiyle gelen İttihatçılar altı yılda devleti birinci dünya savaşına sokarak Osmanlı’nın fişini çektiler.

Batılı devletler Osmanlı Devleti’ni parçalamak isterken; II. Abdülhamid dış politikada denge siyasetini uygular; duygusal olmayan, akılcı, dikkatli, gerektiğinde zaman kazanmaya yönelik hamlelerle devleti 33 yıl ayakta tutmuştur.

Dışişleri bakanlığı da yapan Başbakan Mesut Yılmaz’a görevdeyken sorulmuştu o da Abdülhamit; dış politikada bir dahi demişti

Bir örnek verelim: Selanik’te gözetim altında olan Abdülhamit; her ne kadar gizli bilgiler kendisine gelmese de bazı gariplikler görüp yaverine sorar; Neler oluyor? - Sultanım dört balkan devleti Karadağ Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan birleşip Osmanlı’ya savaş açtı der.

-Bu mümkün değil, dört devlet birleşecek Osmanlı’nın birleşme öncesinden nasıl haberi olmaz? Ayrıca bu dördü hiçbir zaman birleşemez çünkü aralarında kilise ve mektep sorunu vardır. Makedonya boğuşmasını bilmiyor musun?

-Efendim 3 Temmuz 2010 tarihinde bu sorunu gideren kanun çıkarıldı.

Kiliseler sorununu Abdülhamit hep canlı tutarak bu ülkelerin birleşmesini engellemiş, devlet yönetmekten, dünyadan bihaber kifayetsiz ittihatçılar, kanun çıkartıp kiliseler sorunu çözdüler. Aralarında düşmanlığa sebep olan ihtilaf kaldırılınca bu ülkeler bize karşı birleştiler. Bu birleşme bize Balkanları kaybettirdi.

Birinci dünya savaşında işler sarpa sardığında; Abdülhamit’in yanına giderek “ne yapılabilir?” diye akıl almaya giden Talat Paşa’yı kibarca haşlamış ve Balkan harbi olmasaydı, cihan harbi çıkar mıydı demiştir.

Tarihçi İlber Ortaylı “Abdülhamit tahtta kalsa idi kesinlikle cihan harbine girmeyi önlerdi” demiştir.