Türkiye’de 19 Nisan 1999 tarihinde Genel ve Yerel seçimler yapılmıştı. Bu seçimde CB Erdoğan cezaevine gireceği için yaralıydık. CHP ise yüzde 8,71 oyla baraj altında kalarak yara almıştı.
Seçimden önce Başkan Erdoğan Bursa’ya destek için gelecekti. Kendisini Yalova’dan almaya ben gitmiştim. Gemlik, Orhaneli ve Bursa merkezde seçim çalışması yaptık. Son ana kadar kampanyanın her karesinde vardı. Seçimden bir hafta sonra 26 Mart 1999 tarihinde Pınarhisar cezaevine girmişti.
TBMM’de yemin töreni henüz yapılmamıştı. Bursa’dan Faruk Çelik, Mehmet Emin Tutan, Diş Doktoru Ahmet Tüzüner ve ben Reisi Pınarhisar’da ziyarete gittik. Yanına varınca bana hitap ederken “O Hayri baba” diye takılmıştı. Giderken neşeliydik dönüşte adeta bir aslanın esaretine şahitlik etmiş gibi moralim çok bozulmuştu. Bursa’ya döndüğümüzde “Aktif siyasi hayatımı askıya aldım. Bizim reis çıkar bir hareket başlatırsa ancak o zaman başlarım” demiştim.
O ziyaret esnasında CB Erdoğan, Fazilet Partisinden milletvekili seçilen başörtülü Merve Kavakçı için Faruk Çelik’e “Merve hanımın yemin ettirilmesi gereğini” söylemişti. Kısaca bir arbede çıkarsa sağlam durulsun demek istiyordu. Çok iyi biliyordu ki; Şiir yüzünden kendisini hapse atan zihniyet, başörtülü bir kadına TBMM çatısı altında izin vermezdi. Merve hanım TBMM grup salonuna girip Nazlı Ilıcak’ın yanına oturunca DSP grubu koro halinde masalara vurmaya başlamıştı. Ecevit çıktı ve “Burası devlete meydan okuma yeri değildir bu kadına haddini bildirin” diye ajitasyon yaptı. O günden bu yana, Ecevit dendiği zaman aklıma ilk gelen görüntü yaptığı bu ucuz ajitasyondur. Ecevit’i hep böyle hatırlıyorum.
Ne demişler “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” O gün seçildiği halde mecliste yemin ettirilmeyen Merve Kavakçı’nın kendisi gibi başörtülü kızı Fatima Gulham bugün Cumhurbaşkanımızın resmi İngilizce tercümanlarından biri olarak NATO, G20 ve BM gibi uluslararası zirvelerde görev yapmaktadır.
Bizim Reis 24 Temmuz 1999 tarihinde cezaevinden çıkmıştı. Kısa bir süre sonra 21.Dönem Bursa Milletvekili Merhum Niyazi Pakyürek, İyi Parti’de grup başkanlığı yapan 27. Dönem Bursa Milletvekili İsmail Tatlıoğlu ve ben İstanbul’da kendisini ziyaret ettik. O konuşmada kendisine
Bizim yeni bir parti kurmamız lâzım dedim.
Hayrettin benim üç yıl siyaset yasağım var nasıl olacak demişti.
Ben de çok güçlü bir Tayyip Erdoğan karizması var. Hepimiz bu karizma ile geçiniyoruz, hazıra dağ dayanmaz, siyaset gecikme ve boşluk kaldırmaz.
Mandela’ya bak. Adam 25 yıl hapis yattı, bugün Güney Afrika’da cumhurbaşkanıdır.
Biz yola çıkalım kervan peşimizden dizilir. Demiştim.
O görüşmenin ilerleyen dakikalarında nasıl bir parti kurulması gerektiğini de konuştuk. Hatta örnek olsun diye parti iskeletinin Özal’ın kabinesinde görev yapmış Vehbi Dinçerler, Ekrem Pakdemirli gibi muhafazakâr isimlerin yanında geniş kitleye açılmasını da konuştuğumuzu hatırlıyorum.
Kısa bir zaman sonra “Erdemliler hareketi” başladı ve devam eden süreçte
14 Ağustos 2001 Ak Parti doğdu. Eğer o hareketin lideri Recep Tayyip Erdoğan olmasaydı; kurulan parti sıradan bir parti olurdu. Çünkü Marka isim Erdoğan’dı.
İstanbul belediyesinde çok başarılı olmuştu. Yaptıklarıyla ve halka yakın oluşuyla sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin takdirini ve sevgisini kazanmıştı.
Erdoğan için o Everest tepesi ama, Himalayalar olmasa Everest olamaz diyenler çok olmuştur. Bu düşüncede zımnen de olsa bir Erdoğan eleştirisi vardır. Ayrıca bu tip konuşmalar narsist bir refleks olarak algılanır. (Kabaca Narsist: Kendini diğerlerinden üstün gören, empati kuramayan ve sürekli hayranlık ve ilgi bekleyen kişiye denir.)
AK Parti Bursa İl Başkan olduğum dönemde gelen bakanlarla ilde toplantı yapardık. Bir bakanımız yukarıda söz ettiğimiz Everest Himalaya sözünü etmişti. İsmail İpçi (Nilüfer ilçe başkanımız) “Everest olmasa kim bakar Himalayalara” diyerek bakana laf çakmıştı. (Bu yazıda doğruluğunu sorabilesiniz diye bazı isimleri veriyorum. Verdiğim isimlerden Niyazi Pakyürek rahmeti oldu ama İsmail Tatlıoğlu hayattadır)
Erdoğan sevgisi ile ilgili partimizin emektarlarından Bursa valiliği de yapmış olan Necati Çetinkaya abimiz kuruluş sürecini anlatırken dinlemiştim. Trabzon’dan Giresun’a giderken, Görele’de insanların teveccühü var ama Tayyip Bey Otomobil (Taksi) içinde olduğu için halk kendisini göremiyor. Ben Giresun ve Ordu’da görev yapmıştım. Görele’de tanıdığım bir benzinciye girdik ve “bize bir otobüs bulun” dedik. Otobüs geldi ve önüne Tayyip Erdoğan sizi selamlıyor yazdık. İnsanlar görmek için sahile akın ettiler. Aynı şekilde Canik Yaylasında sanki ağaçlar insan olmuş Tayyip beyi karşılıyordu. O gün bir saatte varmamız yolu 3-4 saatte ancak gidebilmiştik “Ben kendilerine bu iş tamam” dedim. O gezide Meral Akşener’de bizimle beraberdi o da “bu iş tamam” demişti. Benzer bir olayı Merhum Turgut Özal geldiğinde görmüştüm.
(Malum O da Kenan Evren’in açık açık Turgut Sunalp’a destek verdiği bir ortamda ANAP tek başına ipi göğüslemişti. H.Ç.) Bu paragrafı Necati Çetinkaya abimizle telefonda konuşarak yazdım. Hulasa-i kelam Himalayalar gibi dağ silsilesi her yerde vardır amma “Everest tepesi Everest’tir. Herkes Everest olamaz!”
İl başkanı olduğum dönemde Erdoğan’ın günlük programlarına baktığım olurdu. Program genelde 24.00 gibi bitiyor gözükse de insanların ısrarları karşısında en az iki saat gecikme oluyordu. Günlük 4 ila 6 saat bir uyku ile geçen 25 sene.
2006 yılıydı gece 23.oo sularında beni aradı. “Hayrettin senin yarın Orhangazi ve Gemlik ilçelerinin kongreleri varmış, biz geliyoruz, ertesi günde Bursa Çevre yolunun açılışını yaparız” dedi. Gece saat 24.00 gibi Orhangazi’ ye gittim, kongre yerini değiştirdim spor salonuna aldım. Hatta Belediye başkanına sabaha kadar salonun boyasını yenileyelim demiştim. Ertesi gün iki ilçemizin kongrelerini yaptık. Bursa’ya dönüyoruz. Ovaakça’dan geçerken açılışını yapacağımız “Çevre yolunu” gösterdim. Girelim o zaman dedi, bariyerleri açtırıp girdik.
Gün batmak üzere olduğu için karşıdan gelen güneş tam yüzümüze vuruyordu. Konuşmasam uyurdum, Şoför renkli gözlük taktı, biz de etrafı seyir ederek gidiyoruz. Birkaç soru sordu bende cevaplıyorum. Bir ara omzuma yaslandı gözleri kapandı uyumaya başladı. Öndeki korumaya kısık sesle yavaş gidin dedim. Çevre yolundan Mudanya yoluna çıkarken Şoför bir tümsekten geçerken sarsıntı oldu ve gözünü açtı. Meğer bir önceki gece iki saat kadar uyuyabilmiş.
Akşam Bursa Çelik Palas otelinde Belediye başkanları, Başbakanla görüşmek istediler. Biz toplantıya girerken hanımefendi bana: Başbakanın dün geceden uykusuz olduğunu bu nedenle 24.oo gibi göndereceğine söz ver dedi. Hatta esprili bir şekilde Karadeniz şivesiyle “Bu da can taşiyi (taşıyor) da!” demişti. Program bitti ben acele ediyorum ama bizim insanımız fotoğraf çektirmek istiyor. Başbakanda kimseyi kıramadığı için yine iki saat geciktik ve sözümü tutamamıştım.
Partimiz 14 Ağustos 2026 günü 25.yılını kutladı. 25 yıla sığdırdığımız hizmetler Cumhuriyet tarihinde 80 yılda yapılan hizmetlerden daha fazladır. Bu söze müebbet muhalefet temsilcileri saçma sapan bir şekilde itiraz ederler, Şöyle ki;
Bir TV programında, Cumhuriyet döneminde 80 yılda 6 bin 101 Km bölünmüş yol vardı, bizim dönemde (19 bin Km) üç katını geçtik demiştim (şu an 30 bin km aşıldı) Karşımdaki kişi olayı saptırarak Ak Partililer Cumhuriyetle bir derdiniz mi var dedi. Ne alaka? Dedim. Peki o zaman kurduğum cümleyi değiştiriyorum: Selçukludan Osmanlı’dan Bizans’tan bu yana hatta Hz. Ademden bu yana 6 bin 101 Km bölünmüş yol vardı diyorum. Buna da itirazın var mı?
Hizmetleri katlayanları rahat bırakırlar mı? 2012 MİT krizi, gezi olayları, 17-25 Aralık hukuk kumpası, e-muhtıra, 15 Temmuz darbe girişimi. Şeytan kovalamaktan yorulduk.
Eşi başörtülü biri Cumhurbaşkanı olamaz dediler, 367 diye uydurma bir formül buldular ve mecliste CB seçtirmediler. Ak Partiye kapatma davası açtılar.
Her şey Erdoğan’dan kurtulmak içindi, Erdoğan’ın olmadığı bir Ak Parti istediler. Erdoğan ise o kalıba uymuyordu. Gezi olaylarında bazıları gibi “mesaj alınmıştır” demiyor. “Hodri meydan” çekiyordu. Kem küm etmiyor ne gerekiyorsa içten pazarlıklı değil mertçe söylüyordu. Zaten bu tavrı ile halkın sevgilisi oluyordu.
Kim batının (ABD ve NATO) çizgisini aşarsa içerideki işbirlikçileri ile olsun, bizzat kendi tasarrufları olsun cezalandırırlar.
Benzer baskılar Ecevit’e de yapılmıştı. Biz tezkereye izin vermemiştik Ecevit’te ABD’nin Irak işgaline karşı çıkmıştı. Ecevit’e önce 2001 krizi ile darbe vurdular, sonra en yakınında tuttuğu, değer verdiği kişiler partisini dağıttılar, Ecevit’i sattılar. Sağlığı bozuk dediler (hatta sağlığı ile oynadılar iddiaları da var) Bütün bunlar ABD çizgisinden sapma cezasıdır.
Irak’a yapılacak saldırıda ABD askerlerinin Türkiye topraklarını kullanması için Tezkereye izin vermedik. ABD’de Kararlar Kongreden geçiyorsa bizde de TBMM karar verir. Parti üst kademesi tezkere onaylansın beyanatı verdi ama vekillerimiz yeterli oranda oy vermedi tezkere geçmedi.
Buna rağmen Ak Partiyi ABD’nin Irak işgalini ister gibi göstermeye çalışanlara oldu. Onlara pek bilinmeyen bir konuyu hatırlatalım. Cumhuriyet gazetesi eski Ankara temsilcisi Yalçın Doğan Hürriyet gazetesinde yazdığı 20 Eylül 2003 günkü yazısında “CHP içindeki Irak pazarlığını” anlatır. Baykal, toplantıda bulunan Kemal Derviş’e, Biz girersek, ABD bize ne kadar para verir? Sen bunu öğrenebilir misin? Derviş, ABD’lileri yokluyor ve yanıt veriyor Altı milyar dolardan söz ediyorlar Baykal’a altı milyar dolar az geliyor! “Kemal, bunu on milyar dolara çıkarmak mümkün olabilir mi?”
Asıl konumuza dönersek; ABD Ecevit’e yaptığının fazlasını Erdoğan’a yapmıştır. Ekonomik saldırı, kur operasyonları, Yukarıda bahsettiğimiz gezi olayları, 17-25 Aralık, 15 Temmuz darbe girişimi tamamen ABD tezgâhıdır. Partiyi bölmek için Davutoğlu ve Babacan parti kurdular. Aklınıza gelebilecek her türlü düzenbazlıkları Erdoğan karşıtları yapmaya devam edecekler. Çünkü Reis eğilmiyor Türkiye’yi savunuyor.
Bu iki paragraf bire bir CB Erdoğan’ın ifadeleridir:
“Bak Ali Bey, eğer senin bu kabineye katkı verme noktasında yaptığınız çalışmalar varsa, biz bunlardan istifade ederiz. Sana partide danışmanlık teklif ettim, kabul etmedin” Özbekistan Başkanı benden orada devletin yapılanmasında eleman istedi. Ali Bey’i teklif ettim. Kendisine de söyledim. Maalesef oraya da evet demedi. Bizim dava arkadaşlığımızda bir şey var. Dava terk edilmez. Burada sonuna kadar hizmet söz konusudur. Ali Bey, AK Parti içinde belki de Türkiye’de en genç yaşta bakanlık görevlerine gelen birisidir. Ondan sonraki her dönemde de kendisini bakan yaptık.
Başbakanlık koltuğuna gelip oturan arkadaşlarımızın nereden nereye nasıl geldikleri malum. Cumhurbaşkanlığı makamına gelip oturanların nereden nereye nasıl geldikleri malum. Bütün bunlarla beraber, yola çıkarken her şey iyi, güzel ama Cumhurbaşkanlığı makamından ayrıldıktan sonra mensubu olduğu partisine üye dahi olmamıştır. Şimdi Ali Bey de hemen rahatlıkla istifasını vermiştir, hayırlısı olsun. Partimizden bu şekilde ayrılanlar daha önce de olmuştu. Hatta grup kuracak milletvekiliyle ayrılanlar olmuştu. Bu isimler kimlerdi diye sorsam acaba hatırlar mısınız? Şimdi bu gerçekler ortada. Şunu çok açık ve samimi söylüyorum; bizim partimizin oturmuş, yerleşmiş bir altyapısı var. Ben Ali Bey’in kendisine de söyledim; “Yolunuz yolunuzdur ama şunu unutmayın ki bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok. Siz bunu yapıyorsunuz. Parçalamakla bir yere gidemeyeceksiniz” dedim. Şunu da söyledim, “Fazla da geç kalmayın…”
Bir savaş filminde seyretmiştim. Hedefe doğru ilerleyen pilotlara şu noktayı geçtikten sonra seni devlet başkanımızda ararsa dinlemeyeceksin gidip bombayı atıp görevini yapacaksın diyorlardı. Amaç karşınızdakilerin istihbarata sızıp sizi oyuna getirmesine izin vermemektir. Bu nedenle diyorum ki ABD öncülüğünde batının bize karşı açıktan yürüttüğü bir savaş var. Ve her kale içeriden fethedilir. Artık bütün noktalar aşılmıştır. 2028 hedefine giderken; içeriden ve dışarıdan ne derlerse desinler. Biz bu gemiyi terk etmeyiz Ak parti ve Erdoğan kırmızı çizgimizdir, Erdoğan’ın yanındayız!