Yıl 1973. Arap İsrail savaşından sonra Arap ülkeleri petrolü, İsrail yanlısı batılı ülkelere karşı bir silah olarak kullanınca; petrol fiyatları bütün dünyayı sarsan bir kriz doğurdu. Doğal olarak kriz Türkiye’yi de olumsuz yönde etkilemişti. İhracat gelirinin büyük bir kısmı ancak petrol ithalatını karşılayacak düzeye geldi. Ayrıca, 1974 yılı Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, ABD’nin ambargosu da dış ticareti olumsuz yönde etkiledi. 1970’li yılların sonunda ödemeler dengesindeki açık büyüdü, ekonomik ve siyasi istikrarsızlık arttı, döviz darboğazı üretimi durma noktasına getirmişti.
Yakın tarihimize kazınmış bir olaydır (Japonya’ya büyükelçilik maaşları gönderilirken 70 sent eksik yatırılmıştı. Elçilik çeki tam olarak düzenleyince bankaya yatan para 70 sent eksik olduğu için Japon bankası çeki ödememişti, bunun üzerine Demirel o meşhur 70 sente muhtacız sözünü etmişti.) Yine o yıl nüfusu bizim birçok ilçemizden daha az olan (2026 nüfusu 688 bin) Lüksemburg’dan 1 milyon dolar borç almıştık.
Bir yandan sağ-sol çatıştırılıyor güvenlik sorunu tırmandırılıyor, diğer yandan burjuvazinin ekonomik sorunlarının aşılması için 24 Ocak kararları (neoliberal politikalar) sahneye kurtarıcı reçete olarak sürülüyordu. Bu kararlar Türkiye’nin karma ekonomiden, piyasa ekonomisine geçişiydi. Bu kararların uygulanabilmesi için itiraz edilemeyen güçte bir iktidar gerekiyordu. (Toplumsal muhalefetin olmadığı bir iktidar)
12 Eylül Askeri darbesinin en önemli gerekçelerinden biri de budur. Anarşi ve güvenlik sorunu katalizördür. Sonuçta 24 Ocak ekonomik kararları ile yaşadığımız bir Türk baharıdır. Arap baharı 2010 yılında başladığına göre biz 30 yıl önce, Berlin Duvarı,
9 Kasım 1989'da yıkıldı. SSCB üyesi ülkelerde de yaklaşık 20 yıl önce piyasa ekonomisine geçerek Kapitalizmin baharını yaşamıştır.
ABD o dönemlerde neoliberal politikaların uygulanabilmesi için, dünyada birçok ülkede merkez sağ hükümetleri iş başına getirebilmek için gerekirse askeri darbelere de tam destek veriyordu. Zaten 12 Eylül darbesi bir TSK ve ABD ortak yapımıdır.
12 Eylül 1980 darbesinin gerekçelerinden biri de 6 Eylül 1980 tarihinde Konya’da yapılan Kudüs mitingidir. İsrail 23 Temmuz 1980’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmiş, söz konusu karar 30 Temmuz 1980 tarihinde Knesset’te (İsrail Parlamentosu) onaylanmıştı. Türkiye’de 28 Ağustos 1980’de tepki olarak Kudüs Başkonsolosluğunu kapatıp İsrail ile ilişkileri maslahatgüzarlık seviyesine indirmişti.
İsrail’e bu planını açığa vurma cesaretini Mısır’ın ihaneti sağlamıştır. Devlet başkanı Enver Sedat 26 Mart 1979 tarihinde İsrail’i tanıyan barış antlaşmasını imzalamıştı.
Dolayısıyla İsrail’i ilk tanıyan Arap ülkesi olmuştu. (Enver Sedat’a bu ihanetinin bedeli daha sonra canı ile ödetilmiştir) Arap ülkeleri Mısır’ın üyeliğini askıya almış, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ise Enver Sedat için Hain demişti.
Bölgede böyle bir iklim varken, MSP, Konya’da 100 bin kişilik Kudüs mitingi yapıyordu. Bu tip kalabalıklar gizli yapılanmaların provokasyon yapmasına elverişli ortamlardır.
MSP Konya Belediye Bşk. Mehmet Keçeciler (1980 sonrası ANAP’ta siyaset yaptı) mitingde “İstiklal marşı okunurken oturanların devletin provokatörleri olduğunu söyler, işin doğrusu istiklal marşını megafonla bizzat Necmettin Erbakan okutmuş marş okunurken oturanlardan bir kişi bile daha sonra yakalanıp yargılanmamıştır”
Darbecilerden Ali Haydar Saltık 29 Ekim 1980 tarihli basın toplantısında "Konya mitingi 12 Eylül için bardağı taşıran son damla olmuştur” demiştir.
Kudüs Türkiye’de 1980 darbesinden sonra gelen 28 Şubat Post modern darbesine giden kapıyı da aralamıştır. Ankara Sincan’da Refah Partili belediyenin düzenlediği Kudüs gecesinden sonra 4 Şubat 1997’de tanklar ilçe sokaklarında yürütülmüştür.
Kenan Evren ve ekibi ekonomi adına tetikçilik yaptırıldıkları darbenin gerekçesini sayarken; kaybolan devlet otoritesi ve anarşi diyordu. Ekonomi ile ilgili bilgi yoksunu olduklarından; onları ekonomik alanda ilgilendiren sadece anarşi diye baktıkları toplumsal olaylardı. (Sendikal hareketler, grev lokavt gibi işçi işveren eylemleri)
Basın açıklamasında eline tutuşturulan metinden ekonomi ile ilgili bölümleri sadece okumuştur, (kıraat etmiştir) bilgisi ve ilgisi olmadığı için de tilavet edememiştir.
(Kıraat okuma pratiği ile ilgilidir. Tilavet okuduğunu anlama ve uygulama ile ilgilidir)
Darbelerle ilgili ilginç bir tespit;
1960 darbesinde iktidarda Demokrat Parti,
1971 muhtırası ve 1980 darbesinde Adalet Partisi,
28 Şubat 1997 Post modern darbesinde Refah Partisi,
27 Nisan 2007 E-Muhtırası ve püskürtülen 15 Temmuz 2016 darbesinde Ak Parti
İktidarı vardı. Dikkat edersek; askerler bütün darbeleri sağ partilere yapmıştır.
Sol partiler iktidar yüzü mü gördü diyenler olabilir ama 1960 darbesinden sonra koalisyonun başbakanı İnönü’dür.1970-80 arası Ecevit’in başbakan olduğu CHP hükümetleri vardır.1990 sonrası yine Ecevit’in azınlık ve koalisyon Başbakanı olduğu kabineler vardır. Kısaca sol partili bir başbakana asker müdahalesi yoktur.
Refah Partisine karşı yapılan 28 Şubat darbesine giden yolda Türkiye ne haldeydi? Devlet kurumları paralarını resmi mevduat adıyla %10 faizle bankalara yatırıyor, para ihtiyacını da yine aynı banka sisteminden %135 faiz ödeyerek karşılıyordu. Kısaca %125 kazıklanan bir Türkiye vardı. Erbakan’ın havuz sistemi denen Kamu tek hesabı ile devletin ütüldüğü zarara son verildi. İşçi memur ve emekli kesime de ciddi kaynak aktarılmış, bu hamle ile faiz oranları %135 iken %70’lere inmişti. (Yarı yarıya)
Gümrük duvarlarının koruması altında, ithal ikamesine dayalı; semiren ve sömüren komprador burjuvazi havuz sisteminden rahatsız olacaktı. Kimdi bunlar? İstanbul sermayesi demek en doğru tanımdır. Bu yapı darbeleri hep desteklemiştir. Darbeler onların çıkarlarına zarar vermemiştir. Millet fakirleşmiş onlar zenginleşmiştir.
28 Şubat post modern darbesinin ardından Hazine'nin faiz harcamaları 1997'de
1,7 milyar lira tutarken, 1998'de 5,6 milyar, 1999'da 10,7 milyar liraya yükselmişti.
Türkiye tekrar darbe destekçilerinin faiz ve rantlar yoluyla kolay para kazandığı bir ülkeye döndü. İçleri boşatılan kamu ve özel bankalarının, Ali Babacan’ın tespitine göre Hazine'ye maliyeti 380 milyar dolardır. 28 Şubat kesinlikle irtica gerekçesiyle yapılmamıştır. İçleri boşaltılan 21 Banka, kırk harami tavrıyla soyulmuştur.
Şu garip tespite ne dersiniz? 40 sene 50 sene orduda görev yapıp emekli olunca; paşalarımız Banka vb. Holdinglerin yönetimlerinde ne diye görev kabul ederler.
Mesela diyelim mi?
Batı çalışma grubunu (milleti fişleyen grup) yöneten, 28 Şubat sürecinde Deniz kuvvetleri komutanı Güven Erkaya Bank Ekspres yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.
Sincan’da 28 Şubat sürecinde tanklar yürütülünce; demokrasiye balans ayarı yaptık diyen Çevik Bir Pegasus yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.
Adnan Menderes’e tokat atan, mit müsteşarı ve 28 Şubat sürecinde Jandarma Genel komutanı olan Teoman Koman İnterbank yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.
Ahmet Çörekçi (28 Şubat sürecinde hava kuvvetleri komutanı) HAVAŞ yönetim kurulu üyeliği yaptı.
Semih Sancar (Genel Kurmay Bşk.) Sabancı holding Ak Bank
Deniz Kuvvetleri komutanlarından İlhami Erdil Demir Döküm yönetim kurulu üyeliği.
Yine Deniz Kuvvetleri komutanlarından Vural Beyazıt RMK Marina ve Etibank yönetim kurulu üyeliği yaptı. RMK Rahmi Koçun kısaltmasıdır.
Doğan Güreş’in görev süresi uzatılınca Genel Kurmay başkanlığından olan Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Fisunoğlu Sümerbank yönetim kurulu üyeliği yaptı.
Kara Kuvvetleri komutanlarından Namık Kemal Ersun Kutlutaş Holding ve İş bankası
Yönetim kurulu üyeliği yaptı. Bu konuda; bilgi için Abdullah Köktürk’ün “Türkiye’de devlet, ordu, sermaye ilişkisi” başlıklı doktora tezine internet üzerinden erişilebilir.
27 Nisan-e-muhtırasında bile bir gecede büyük para kazananlar olmuştu. 26 Nisan Perşembe günü borsa 48 bin 33 puanla rekor kırmışken; 27 Nisan Cuma gecesi verilen e-muhtıra sonucu borsa 43 bin 528 puana gerilemiş hisseler o üç günde
20 milyar dolar azalmıştı. Bu rakam (20 milyar dolar) bugün için bile bir ülkenin diğer bir ülkeye savaş açma sebebi olacak büyüklüktedir.
Şunu unutmayalım; bir puanlık faiz artışının Türkiye'ye faturası o dönemde yıllık yaklaşık 2,5 milyar lira idi. Bu nedenle darbe demek soyulmak fakirleşmek demektir. Darbe; demokrasinin kötü yola düşmesi, vesikalanmasıdır.
Merhum Erbakan’ın sonradan belgesini de gösterdiği; ABD dışişleri bakanlığının Ekim 1996 tarihli çok gizli başlıklı diplomatik bir kriptosu “…Türk askeriyesi harekete geçmeye zorlanmalıdır” talimatını (aslında emrini) içeriyordu.
Bundan sonrası emri alanların darbeye gerekçe bulma tiyatrosuydu. Başbakanlıkta kanaat önderlerine verilen iftar, Fadime Şahin Müslim Gündüz, Ali Kalkancı gibi kişiler üzerinden algı oluşturmak. Askerden brifing alan koca koca Hâkim ve Savcılar, İkna odaları, Sincan’da yürütülen tanklar gibi olayların tamamı “cambaza bak cambaza” kumpanyasıydı. Hele o ikna odaları yok mu? Gestapo sorgulamalarına dönüyordu. İnsanların hayatlarını kararttılar. Sırf İmam Hatiplerin üniversiteye geçmesine engel olmak için bütün meslek liselerinin önünü kestiler. Komprador sermaye sahipleri, yerli sermayeyi yeşil sermaye diye yaftaladılar.
Sonuçta; dışarıda ABD, İçeride İstanbul sermayesi/TÜSİAD gibi yapılar kazanan oldular, biz ise millet olarak kaybeden olduk.
Bunca tecrübeden sonra, Türkiye’de tekrar darbeye teşebbüs eden, darbe hayal eden, darbeciden medet uman olur mu? Bir fıkra ile yorumu okuyucuya bırakalım.
Temel ile Dursun film seyrediyorlar. Araba hızlı bir şekilde viraja girmek üzeredir.
Filmi bir hafta önce seyreden Temel arkadaşı Dursun’a: Bu araba bu virajı alamaz uçuruma yuvarlanır, yemeğine iddiaya var mısın?
Dursun: varım. Araba virajı alacak ve yuvarlanmayacak der.
Tabi ki araba virajı alamaz yuvarlanır. Temel iddiayı kazanır.
Yemek esnasında Temel vicdan azabı çeker ve Dursun’a; bu yemek benden olsun sana söylemedim çünkü ben bu filmi geçen hafta seyretmiştim der.
Dursun ise; olmaz ben ödeyeceğim. Ben de filmi geçen hafta seyretmiştim.
Temel: Madem seyrettin ne diye virajı alır, yuvarlanmaz dedin?
Geçen hafta yuvarlandığı için bu hafta akıllanmıştır diye düşündüm.