Birinci dünya savaşında bizimle beraber mağlup olan Almanlarda çok büyük toprak kaybetmişti.  Savaş sonrası Almanya 18 Şubat 1925 tarihinde “Mercedes Benz” i kurmuş, biz de tam iki hafta sonra 4 Mart 1925’te (huzurun sağlanması) Takrir-i Sükûn adlı bir kanun çıkarmıştık.

Takrir-i Sükûn; hükümete geniş yetkiler veriyordu.

Kanun çıkarılınca; Tanin; Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Orak-Çekiç gazeteleri ile Sebilülreşad, Aydınlık, dergileri, Bursa'da yayımlanan Yoldaş gazetesi Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmış sorumluları tutuklanmıştı.

Bazı TKP üyeleri yakalanıp Ankara’ya getirilmişti. Nazım Hikmet Aralık 1924’te geldiği Türkiye’den gizlice Moskova’ya kaçmıştır. Sebebi de; Ankara İstiklal Mahkemesi yargılama sonucunda hakkında 15 yıl hapis cezasına hükmetmişti.

Şu garabete bakar mısınız? Bugün Nazım Hikmet dediğinizde nedeyse “o bizim şairimiz” diye sahiplenen kesim, o günlerde Nazım’ın resmini Cumhuriyet gazetesinde “tükürün yüzüne” diye yayınladık diyen kesimdir.

Bugün entelektüel seviyede bile olsa;  o günlerde basına karşı yapılanlar maalesef tartışılmaz. “efendim o günün şartlarında gerekliydi tabusu”  tartışmayı engeller.

Tabu dediğime bakmayın bunlar resmen kılıftır. Aynı kanuna dayanarak kurulan zulüm müessesesi İstiklal Mahkemeleri de “günün şartları kılıfı ile örtülür”

Orada tek kılıf vardır: İnsanları uydurma gerekçelerle, haksız yere idam ederken; güya hukuka uyulmuş, mahkeme kararı ile idam edildiler kılıfıdır bu. Bunun haricinde söylenenler laf-u güzaftır. “Hukukçu olmayan kişiler hâkim savcı cüppesi giyip karar vermiştir.” Böyle bir şey çadır tiyatrolarında görülür ancak.

 Konuşurken elin gâvuru yaptı ya da yapıyor deriz ya

Elin gâvuru Mercedes yaparken, biz nelerle uğraşmışız?

Acaba biz “kaht-ı rical (yetişmiş bilgili insan) sıkıntısı mı çekiyorduk?

Bizde bu işleri yapacak insan yok muydu?

Olmaz olur mu? Nuri Demirağ uçak yapmıştı,

Vecihi Hürkuş uçak yapmıştı.

Şakir Zümre savunma sanayisinde çok önemli üretimler yapıyordu.

Tek parti dönemi hiçbirini yaşatmadı.

Nuri Demirağ'ın malına devlet çökmüştür.

Şakir Zümre’nin, Türk Sanayi Harbiye ve Medeniye Fabrikası yaşatılsaydı; silah sanayisinde bugün dünya markası olurdu. Marshall yardımlarına el açınca; fabrika soba borusu üretmeye mahkûm edilmiş daha sonraları da kapanmıştır.

Nuri Killigil paşa Biz tarih boyunca ne zaman kendi silahımızı ürettiysek hep muvaffak olup zaferler kazandık. Ancak başkalarının ürettiği silahlarla hep kaybettik” diyordu. Nuri Paşa, fabrikasında 2 Mart 1949'da meydana gelen büyük patlamada can verdi. Patlamayla ilgili kapsamlı itfaiye ve adli tıp raporları kayıptır. TBMM'de gizli bir oturum yapılmış ama bu güne kadar tutanakları açıklanmamıştır

NATO üyeliği için kapıda beklettiğimiz İsveç; 14 Nisan 1927 tarihinde dünyanın en sağlam araba markalarından Volvo markasını kurarken; Biz nelerle uğraşmışız?

 Kurtuluş Savaşında “Kahraman” ismini alan Maraş'ta Cuma namazından sonra halk şapkayı protesto eder. (Şapka deyip geçmeyin, 1982 anayasasına göre şapka kanunu halen yürürlüktedir) Cami etrafını kuşatan asker camiye sığınanları teslim alır. Tutuklanan 63 kişi zincirlenerek kötü şartlarda Adana'ya sevk edilir. Bu muamele sebebiyle tutuklu Maraşlılar, Milli Mücadelede başlarına taç ettikleri Kılıç Ali'ye "Şimdi bizi bu pislik kuyusuna atmayı nasıl reva görüyorsunuz?" derler. Kılıç Ali "Sabırlı olunuz, yakında hepinizi kurtaracağım." der. Ama tutukluların çoğu idam edilir. Aralarında Maşallah Ali Efendi olarak tanınan biri vardır. Kendisine son kez şapka giyip giymeyeceği sorulur. Ali Efendi kelime-i şahadet getirdikten sonra şöyle der: "Benim adım Maşallah! Şapka giymem inşallah"

 Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’in şu sözleri, bu mahkemelere verilen sınırsız yetkiyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: “Istiklal Mahkemeleri’ne Meclis’in tanıdığı yetkiyi, Cenab-ı Hak Peygamberine dahi vermemiştir.”

Öyle ki; İstiklal mahkemelerinden İsmet Paşa’nın bile korktuğu söylenir. Mahkeme başkanı Kel Ali, Kazım Karabekir’in tutuklanmasını engellediği için başbakan İsmet İnönü’yü tutuklamaya karar verir. (böyle şey olur mu demeyin, dokunulmazlıkları olmasına rağmen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup milletvekilleri bu tiyatro mahkeme tarafından tutuklanmıştı) İsmet Paşanın tutuklanmasını da Atatürk engellemiştir

İstiklal mahkemeleri tarihimizde kara değil kapkara bir lekedir. Zulüm bu mahkemeler eliyle tavan yapmıştır. İnönü ile Atatürk’ün, İnönü’nün isteği üzerine bu mahkemeler hakkında konuşmasının ertesi günü akşamı balo var. Hem Başbakan hem de dehşet havası estiren Ankara İstiklal Mahkemesi tam kadro orada. Atatürk, Kel Ali'ye dönüp: “İstiklal Mahkemelerini kapattım! Ali Bey. Mesainize teşekkür ederim” Kel Ali şaşırıp, “Paşam, meseleyi tetkik edip bir rapor halinde size arz edeyim.” deyince, Atatürk hırsla ayağa kalkarak şöyle diyor, “Ne raporu, ne diyorsun sen? Kurdum! ve kapattım!. Hukukçu olmadıkları halde; astığı astık, kestiği kestik Üç Aliler''in yargıçlık saltanatı, Atatürk'ün bu cümlesiyle son bulmuştu.

Bu mahkemelerde o kadar çok namuslu insan idama mahkûm edilmiştir ki, Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp hakkında beraat kararı verilen Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey, büyük bir celadetle/şiddetle yerinden fırlayarak:“Bu mahkeme çok namuslu insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki, bizi asmadı” diye haykırmıştır. Bunun üzerine, Elazığ İstiklâl Mahkemesi Hüseyin Avni Bey’i ömür boyu sürgün cezasına mahkûm etmiştir

İstiklal mahkemeleri siyasetin emrinde hareket etmiş midir?

Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra tutuklanıp Elazığ Istiklal Mahkemesi’ne götürülen gazeteciler Atatürk’e telgraflar çekerek kendilerini mahkemenin şerrinden kurtarmasını istemişlerdi. Mahkemenin son günlerinde bir telgraf daha çekerek aflarını istemeleri üzerine, Gazi Paşa hazretleri (Atatürk) mahkemeye bir telgraf çekmiştir. Mahkemenin bu çağrıya cevabı ise beklendiği gibi olmuş ve gazeteciler beraat etmiştir. Prof. Dr. Mete Tuncay bu gelişmenin, mahkemelerin siyasal iktidarın “emri ile” hareket ettiğinin en somut delili olduğunu belirtmektedir