Ş. Süreyya Aydemir “1930 sıralarında CHP halktan kopmuştu” tespitini yapar.
Bu konuda çok çarpıcı bir örneği Nimet Arzık (annesi Polonyalı olan 41 basılı eser sahibi araştırmacı gazeteci yazar) Hatıralarında şöyle anlatır. Meclis başkan vekili bir zamanlar Mazhar Germen'di. İki güzel kızı vardı. Biri evlenmek üzereydi. Türkiye’de ilaç bulunamazken kızının çeyiz alışverişini Peşte 'de (Budapeşte) yaptırmıştı. Ankara Palasta anlatıyordu: Annesiyle birlikte dönecekler ancak uçakta çeyize yer yoktu. Bir kolayını bulduk. Hariciye vekiline (Dış işleri bakanına) rica ettik. İki yolcu uçaktan indirildi, çeyize yer açıldı, ana kız geldiler,”
İsmail Cem tek parti dönemi için ”hiçbir ekonomik rahatlama sağlamayan bürokrat rengindeki iktidarı halk; düşman bellemekteydi” diyor.
Hizmet edemeyen eziyet eder, Dergilerde yer bulmuş İstiklal mahkemesi marşından birkaç mısra
İstiklâl tarihinde vardır bizim namımız
Adalettir şiarımız pek yücedir şanımız
Bu vatana bu millete feda olsun canımız
Hükmümüzde yanılmayız, haklı haksız seçeriz
Zalimleri, hainleri bir vuruşta biçeriz!
(Karagöz dergisi 31 Mart 1925)
Allah aşkına! Bunun neresi mahkemedir? Zalimliktir, zulümdür şiarımız diyeceği yerde utanmadan adalettir şiarımız diyor. Mahkeme heyeti hukukçu değil, avukat yok, temyiz yok, ceza var darağacı var. Marşta ki sözlere bakar mısınız, “bir vuruşta biçeriz” gerçektende astılar, kestiler, biçtiler. CHP dendiğinde halkımızın aklına; darağacı, kıtlık yokluk Jandarma dipçik gelir.
Tek parti dönemi boyunca Milletvekilliği yapan gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay “İrtica (İslam) ile boğuşmanın istilayı söküp atmaktan daha lâzım ve zor olduğunu belirtmek isteriz. Onun içindir ki, Kurtuluş savaşındaki (10 bin) can kaybının 50 kat fazlasını irtica ile savaşta verildiğini hatırlatmak gerekir.” Derken
500 bin vatandaşın irticacı gerekçesiyle etkisizleştirildiğini itiraf ediyor. Yani öldürüldüğünü söylüyor. (F.Rıfkı Atay Eski Saat, S. 330)
Bu mahkemeler iktidara muhalefet eden kişileri tutuklama aracına dönüşmüştü. Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez gibi milli mücadelenin önemli paşaları da güya Atatürk’e suikast girişimi ile suçlanarak tutuklandılar. Kazım Karabekir Ankara’daki evinden İsmet Paşa’nın çayına gitme davetiyle alınmış ve İzmir’deki mahkemeye götürülmüştü. Mahkemeye çıkıncaya kadar Emniyet Müdürlüğünde yerde tahtakurularının arasında yatırılmıştı. Sonuçta paşalar beraat ettiler ama Atatürk’ün ölümüne kadar- siyasetten uzak durmak zorunda kaldılar. Sürekli gözetim altında tutularak yaşamlarına devam ettiler.
(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor)
İstiklal mahkemelerinden İsmet paşa’nın bile korktuğu söylenir. Mahkeme başkanı Kel Ali, Kazım Karabekir’in tutuklanmasını engellediği için başbakan İsmet İnönü’yü tutuklamaya karar verir. (böyle şey olur mu demeyin, dokunulmazlıkları olmasına rağmen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup milletvekilleri tutuklanmıştı) İsmet Paşanın tutuklanmasını da Atatürk engellemiştir.
Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’in şu sözleri, bu mahkemelere verilen sınırsız yetkiyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: “İstiklâl Mahkemeleri’ne Meclis’in tanıdığı yetkiyi, Cenabı Hak Peygamberine dahi vermemiştir.”
İdam kararları, TV için yazılmış mizahi oyun rahatlığında verilirdi
Samet Ağaoğlu “Babamın arkadaşları” adlı kitabında anlatır. Sanık sandalyesinde doğuda bir ilçenin telgraf memuru var. Suç delili olarak bir arkadaşına çektiği şu telgraf: “Din uğrunda hazreti Hamza’nın yanına gitmeye hazırım” Babamın arkadaşı Ali Çetinkaya / Kel Ali. (Bu kişi Ak Parti kapatma davasında kapatılsın diye oy kullanan Anayasa Mahkemesi başkan vekili Osman Paksüt’ün dedesidir) gözlüklerini burnunun ucuna indirdi ve “Demek hazreti Hamza’nın yanına gitmeğe hazırsın! Peki, yarın sabah orada olacaksın.”
Tek parti dönemi: Padişah yoktur, iktidar hanedanlıkla değişmiyor (Cumhuriyet var) amma yetkileri toplama ve otoriteyi/gücü kullanma noktasında fiili olarak padişahtan aşağı kalır bir yanını görebiliyor musunuz?
Sonuçta kibir abidesi yönetici bir kadro, korkutan, sindiren, özetle toplumu yukarıdan aşağı zorla biçimlendiren (format atan) tek parti dönemi.
İbretlik olaylar yaşanır:
Güç zehirlenmesi ve kibirle ilgi en güzel örneklerden biri “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın sözüdür. Bu vali ve belediye başkanı olan zat, Said Nursi ’ nin başındaki sarığı zorla alıp, yerine pis bir şapka koymak ister. Bediüzzaman şu cevabı verir “Bu sarık bu başla birlikte çıkar… Başından bul!” Gerçekten de vali Tandoğan başından bulur,
9 Temmuz 1946 da tabancasını şakağına dayayarak intihar eder.
İstiklâl mahkemesi hakkında şiirden birkaç mısra
Birden caddeler dolmuş her tarafta ceset
Bin yıllık İslâm yurdunda bu ne kin ne cüret!
Kıyamete mi kalır acaba bu zulmün karşılığı
Çıkart çıkartabilirsen kalbimde bağlı sarığı
Adaleti beşerin, ne insaf; sorgusuz sualsiz...
Hesap günü azap var, emsali yok ve benzersiz
Vicdanlara vurulur mu bilmem; zalimin gaddar sesi
Firavun olsa yapmazdı; İstiklâl mahkemesi
(Şair Fırat Çelik)
Bütün bu yapılanların sebebi neydi? Cevabını yukarıda Falih Rıfkı Atay veriyor. İslâm’dan uzaklaşmak. Bunun için ise 500 bin insan öldürülmüş. Akıl hocanız Tekin Alp takma isimli Moiz Kohen: Fanatik bir Osmanlı düşmanı idi. bütün amacı Türklerin tarihinden Osmanlı’yı silip Türkleri Orta Asyalı Şaman göstermekti. Osmanlıyı ve Selçukluyu asla Türk görmez. Onun gözünde Türk, Müslüman olmamış Türk’tür.
Bay Kemal istediğin kadar helallik iste. Bu amel defteri ile sırat geçilmez.