Cumhuriyetin ilanı ile tek partili parlamenter sisteme geçilmişti. Parti fiili olarak devletti. Çünkü partide her kademede devlet vardır. Valiler il başkanı, Kaymakamlar ilçe başkanı, İçişleri bakanı genel sekreter, Cumhurbaşkanı genel başkan, Başbakan Genel başkan vekiliydi,. (1931 ve 1935 CHP kurultaylarında alınan tüzük karaları)

1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri Recep Peker, dönüşünde, Mecliste alınan kararları kabul ve ya ret edebilecek TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulması konusunda rapor hazırlar, İnönü’nün imzası ile rapor Cumhurbaşkanlığı onayına sunulur. Atatürk buna şiddetle karşı çıkar ve bu kadarına da pes dercesine "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raρorları okumadan imzalıyor" der ve kararı reddedip onaylamaz

1923-1943 döneminde yapılan seçimlerde toplam 1037 milletvekili seçiliyor. 1032 vekil parti kimi seçtirmek istiyorsa onlar seçilmiştir. Kendi süzgecinden geçmiş bu milletvekillerinin bulunduğu meclisin üzerinde bir kontrol konseyine neden ihtiyaç duyulur ki? Yirmi yılda sadece 5 milletvekili bağımsız seçilmiştir

Ayrıca Tek Parti döneminde Takriri sükûn (huzurun sağlanması) kanunu ile kurulan İstiklal mahkemelerinin hukukçu olmayan yargıç ve savcılarının Ali kıran baş kesen iklimi vardı. Mecliste hükümet iradesi dışında bir netice peşinde koşmak bir nevi intihardı. Buna rağmen faşist bir konseye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun tek sebebi olabilir. Diktatörleri uyku tutmaz misali, olur ya; iradeleri dışında bir karar çıkarsa korkusuyla aşırı tedbir almaktır ki; Atatürk’ten veto yemiştir.

Hasan Rıza Soyak (Atatürk’ün sekreteri) hatıratında ilgi çekici bir konuşma anlatır. Cumhuriyetin ilanından çok kısa bir süre sonra ülkedeki idari işleyişle ilgili Atatürk duygularını şöyle ifade eder: Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yoksulluk, maddi, manevi perişanlık içinde.(devletin tepesinde bu ıstırap duyulurken yönetici kadro ne haldeydi acaba?)

Ş. Süreyya Aydemir “1930 sıralarında CHP halktan kopmuştu” der.

Bu konuda çok çarpıcı bir örneği Nimet Arzık (annesi Polonyalı olan 41 basılı eser sahibi araştırmacı gazeteci yazar) Hatıralarında şöyle anlatır. Meclis başkan vekili bir zamanlar Mazhar Germen'di. İki güzel kızı vardı. Biri evlenmek üzereydi. Memlekette ilaç bulunamazken kızının çeyiz alışverişini Peşte'de (Budapeşte)  yaptırmıştı. Ankara Palas'ta anlatıyordu: Annesiyle birlikte dönecekler ancak uçakta çeyize yer yoktu. Bir kolayını bulduk. Hariciye vekiline (Dış işleri bakanına) rica ettik. İki yolcu uçaktan indirildi, çeyize yer açıldı, ana kız geldiler”    

İsmail Cem tek parti dönemi için ”hiçbir ekonomik rahatlama sağlamayan bürokrat rengindeki iktidarı halk; düşman bellemekteydi” tespitini yapar

Oysa cumhuriyetin ilanı ile Türkiye uçuşa geçecek inancı pompalanmıştı. Hüseyin Cahit Yalçın (Gazeteci, edebiyatçı, yazar ve siyaset adamı)  Cumhuriyetin ilan edildiği gün “Yaşasın Cumhuriyet” başlıklı yazısında; (sadeleştirip özetliyorum)   Ben cumhuriyetçiyim en güzel yönetim şekli Cumhuriyettir. Fakat Cumhuriyetçi olmakla beraber bu kelimeye bir put gibi tapmam. Cumhuriyetin kıymeti onu idare edecek ellerdedir. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir. İşler; biz düzeltirsek düzelecek, dertler; biz çaresini bulursak ortadan kalkacaktır.

O gün yazarın yaptığı tespitler günümüzde de kelimesi kelimesine geçerlidir. Maalesef işin derinliğinden bihaber olanlar bir put gibi kelimelere tapınmaktadır. Bu tipler Osmanlıyı tümden ret edip geçmişine tan eyleyen zavallı tiplerdir.

Hizmet edemeyen eziyet eder,

Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, şapka kanuna muhalefetten Şalcı Bacı adlı kadın (ben bir hatun kişiyim şapka ile ne derdim ola ki der ama) idam edilmiştir

Şapka kanunundan bir sene önce Milli Eğitim Bakanlığından resmi izin alarak yayınladığı Frenk mukallitliği (batı taklitçiliği) ve şapka kitabı bahane edilerek İskilipli Atıf Hoca, din ve din adamları üzerinde baskı kurma ve onlara gözdağı vermek maksadıyla idam edildiği açıktır. İdamında da “boynuna ip geçirilirken Kılıç Ali başına bir şapka geçirmiş “giy domuz” demiş ve küfürler etmiştir”.

Bunların nedeni: halkı yönlendirebilecek din adamlarının, aşağıda sıralananlara karşı dini eleştiriler getirmelerini engellemek, susturmak ve sindirmek içindir.

Birkaç başlık sayarsak; Saltanatın ve arkasından hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şeriyye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması, Şapka Kanunu, Harf İnkılâbı, Anayasa’dan  “Devletin Dini İslam’dır” maddesinin çıkarılması ve beynelmilel olan ezanın aslının dışında Türkçe okunma zorunluluğu gibi.

Şapka için kadın asanlar, şeriatçı diye kimleri asmaz ki? Bakın kimi asmış?                                                                   İlgi çeken ve garip olan bir olaydır. Menemen'de düzmece bir mahkeme ile aralarında ip satan bir Yahudi tüccarın da bulunduğu 28 kişinin şeriatçılık suçlamasıyla idam edilmesidir.  27 Şubat 1931 tarihli The Jewish Chronicle Gazetesi’nde, Yahudi işadamı Hayim oğlu Jozef’in şu sözleri yer alacaktır:  ”Kalabalıkla birlikte -Yaşasın şeriat- diye bağırmakla suçlandım. Ancak ben Yahudi’yim ve farmasonum. Bu gösteri ile ne alakam olabilir? Hakikat şu ki ben Fethi Okyar Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üyesiyim ve hükümet canımı almak istiyor” Hayim son dakikaya kadar masum olduğunu tekrarlayacaktı. İdam sehpasında ilmiği kendisi boynuna geçirecek, son nefesini verirken ‘Çok Yaşa Türkiye Cumhuriyeti’ diye bağıracaktı. İdamdan sonra yakınlarının Filistin’e göç ettikleri söylenir.’

Millet unutmuyor affetmiyor oy vermiyor

Temel dede kış günü yolda giderken; buz üstünde kayıp kıç üstü düşüyor. Halk partili Cemal (C yazılır K okunur) koşup yetişiyor, kalkmasına yardım ediyor, bastonunu veriyor, üzerindeki karları da silip “Temel dede artık oyunu halk partisine verirsin dimi” deyince; “uşağum ben duştum kiçumi yere vurdum, kafami vurmadum ki”