Askerimiz niçin Libya’da, Libya’da ne işimiz var? Diye sorulara muhatap olduk.

Bu soruyu soranlara; Tugay seviyesinde Kore’de dönüşümlü olarak 52 bin Türk askeri 1950-53 arasında savaşan güç olarak niçin bulunmuştu? Kuzey ve Güney Kore savaşında biz niçin 721 şehit, 175 kayıp, 2147 yaralı, 234 esir ve 346 hasta askerle ABD’den sonra en fazla kayıp veren ülke olmuştuk? Kore ile aramızdaki mesafe 7.692 km.dir ve hiçbir bağımız yoktur, Libya ile 2186 km. ve kan bağımız var.

Libya’ya niçin gittik?

İkinci dünya savaşı başlayıp işgalci İtalya çekildiğinde; Libya asli sahiplerine kalır. Devlet kurulacak ama devlet bilgileri yok. Türkiye’den başbakan isterler. Biz de Kaymakamlık ve Valilik yapmış Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak Libya’ya göndermişiz. Üç yıl başbakanlık yapıp devletin kuruluşunu tamamlamış tekrar Türkiye’ye dönmüştür. Keza Cumhuriyet gazetesinin 8137 sayılı nüshasına bakanlar; manşette Trablusgarp, Türkiye ile birleşmek istiyor haberini görürler. İsmet İnönü Cumhurbaşkanıdır ve bu teklif için cesaret edip gereğini yapamadı diye eleştirilir.

(18 Ocak 1947 tarihli Libya’nın Türkiye’ye ilhakını destekleyen bir parti kurulduğunun belgesi de var) Libya ile böyle bir tarihi sarmal içinde olduğumuz için oradayız!.

Niçin Libya sorusu yerine; Kıbrıs Rum kesimi, statüsü problemli olmasına rağmen niçin AB üyesi yapıldı? Sorusunu sormalıyız. Çünkü Akdeniz bakir bir enerji alanı idi. Küresel haydut devletler bu planı çok önceden yapmışlar. Güney Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra arkasına aldığı devletlerle ada sahanlığı büyütmesine kalkıştı. Türkiye Akdeniz de saf dışı edilmeye çalışılıyordu. Nitekim Rum kesimi adına doğalgaz araması yapan bir gemi ile karşılaştık. Araştırdık. Rumların ne böyle bir teknik gücü ne de gemisi vardı. Gördük ki; gemi Norveç’e aitti. Hemen o gemiyi o sulardan kovduk.

Enver Paşa’nın; Erzurum’u Musul’dan, Edirne İstanbul’u batı Trakya’dan, İzmir’i Ege adalarından koruyabilirsin diye bir tespiti vardır. Doğrudur. Sebebi de “vatan toprağı sınırlardan korunamaz” tezi Osmanlı’dan miras bir stratejidir. Kimse devleti uyuyor zannetmesin. Her şey biliniyor ve Türkiye gerek diplomasi ve gerekse askeri alanda tahminleri yanıltan boyutta ciddi hamleler yapıyor. Şöyle bir düşünelim Türkiye Libya ile “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalayarak; Amerika’nın CİA’sı İsrail’in Mossad’ı İngiltere’nin MI6, Fransa’nın DGSE istihbarat ağının olduğu bir yerde bütün atakları boşa çıkarıyor.

Bu atakları niçin yapıyoruz ve ısrarla yapmaya devam etmeliyiz? Tek cevap var; yaşamak için! Cumhurbaşkanımızın: "KKTC ve Libya ile başlattığımız süreçlerden vazgeçersek; bırakınız ekonomik faaliyetleri, bize denize girecek kıyı, olta atacak sahil bile bırakmayacaklar" dediği noktadayız.                                                 

Dost görünen sahtekâr muhataplarımız bize karşı her türlü hileye başvuruyor. Dürüst değiller. Şu çelişkiye bakınız! Bize Patriot vermediler, biz de savunmamız için S-400 aldık kriz çıkardılar. Gerekçe neymiş? S-400 ile F-35 uçaklarının teknolojisi çalınırmış. Bunun için ortağı olduğumuz F-35 projesinden çıkardılar.  S-300’ler Yunanistan’da konuşlandığında teknoloji çalmıyor, Türkiye’de konuşlandığında mı teknoloji çalıyor?                                                                                       
“Libya’da ne işimiz var” diye ısrar edenlere diyoruz ki; Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle “Bize karşı; ayaklarımızı suya sokamayacak, denize olta atamayacak şekilde oynanan oyunlar var. Bu oyunları bozmak için buradayız. Libya ile yapılan anlaşmayla bizi karasularımıza, karaya hapsetme oyununu bozduk. Türkiye’ye oyun kurmak isteyen her kim varsa bilsin ki; bölgede Türkiye’ye karşı kurulan oyunlar; risk alınarak gereği yapılarak bozulur. Biz bu riski alıyoruz! Ne gerekirse yapacağız!

Türkiye’nin dış siyasetine çemkiren “Slogan kabadayılarına” konuşurken mangalda kül bırakmayan “tarih fukaralarına” biraz yakın tarih hatırlatması yapalım. ABD’nin Missouri savaş gemisi 5 Nisan 1946 sabahı (Tek parti dönemi ve İnönü Reisicumhur) İstanbul Dolmabahçe önünde demir attığında; Dolmabahçe camii minareleri arasına “welcome” yazılı mahya asılmıştır.

Zaten gemi 21 Mart 1946’da New York’tan yola çıkıp İstanbul’a varışına kadar Türk basını öyle çok övgülü haber yaptı ki; halk Missouri ile yatıp, Missouri ile kalkıyordu.

Kapalıçarşı’dakiler dâhil köşe bucaktaki esnaf; Amerikan askerlerinin para vermeye zorlanmaması, hesapların hükümet tarafından ödeneceği söylenerek ikaz edildi.

Birçok mağaza vitrininde “Burada İngilizce konuşulur”, “Değerli misafirlerimiz hoş geldiniz” yazılı pankartlar asılmıştı.

Polislere Amerikan askerlerine karşı “nazik davranma” dersleri dahi verildi.

Genelevlerin bulunduğu Abanoz Sokağı temizlenip evler içten ve dıştan badana edilirken; buralardaki kızlar sağlık kontrolünden geçirildi. Yetmedi, Anadolu’daki genelevlerde bulunan kızların bazıları İstanbul’a getirtildi. 30 Mart 1946 tarihli Cumhuriyete göre her şey “Amerikalı misafirlerimiz için”di. (Mart 2021 derin Tarih)

Rusya lideri Stalin ikinci dünya savaşı sonrası bizden toprak istedi, bizi tehdit etti. Bizde Amerika’ya yanaştık savunması gelecektir. İyi ama bu eziklikleri yaşamak zorunda mısın? Üstelik buraya yaşanan rezilliklerin tamamını almadım.

İsmet Paşa, manda yönetim sitemine soğuk duran yakın arkadaşı Kazım Karabekir’e “Yaşamak için tek çare Amerikan mandasıdır” diye mektup yazıp Erzurum’a göndermiştir. (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, I/256)

Dikkat buyurunuz; Erzurum kongresi 23 Temmuz 1919 tarihinde yapılmış, bu mektup tam 34 gün sonra 27 Ağustos 1919 tarihlidir. Demek ki; İnönü “Milli mücadelenin” başarılı olacağına inanmıyordu. ABD aşkı da ta birinci cihan harbinden geliyormuş.

Dost düşman bilsin ki; Bu günkü Türkiye, ezikliklerin yaşandığı o Türkiye değil!