Türkiye'de siyasal sistemin başkanlık modeline dönüşümünü kitle partileri ciddi bir biçimde ele alsaydı istikrarsız bir Türkiye olmazdık. Bu konuda öncü partilerin Millî Görüş geleneğinden gelen mütedeyyin, muhafazakâr ve milliyetçi gövdeyi temsil eden partiler olduğu görülmektedir.
(MNP) Milli Nizam Partisi programında “icrai organın daha kudretli olması süratli çalışabilmesi için Reisicumhurun tek dereceli olarak seçilmesi ve icrai organ düzenin başkanlık sistemine göre tanzim” edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Mili Selamet Partisi ise 1973’te Türkiye’de yaşanan kriz ve tıkanıklıklar karşısında sistem tartışmasını ele alarak seçim beyannamesinde Başkanlık sistemini getireceklerini yazar. Hazırlanan beyannamede “Başkanı tek dereceli olarak millet seçecektir. Böylece millet devlet kaynaşma ve bütünleşmesi kendiliğinden doğacak ve Cumhurbaşkanı seçimi mevzuunda rejimimizi yıpratan iç ve dış spekülasyonlara imkân kalmayacaktır” denilerek başkanlık sisteminin gerekliliği vurgulanmıştır
.Alpaslan Türkeş: “Temel görüşler” isimli kitabında
"Milliyetçi Hareket, tek başkan, tek meclis sistemini savunur. Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Türk milleti, dünya imparatorlukları kurduğu devirlerde kuvvetli, adil ve hızlı icra sistemini uygulamıştır, kuvvetli ve hızlı icra, icra gücünün tek elde toplanmasıyla mümkündür. Bunun için tarih ve töremize uygun olarak başkanlık sistemini savunuyoruz. İcrayı, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık olarak ikiye bölemeyiz. Her konuda bütünleşmeci olduğumuza göre, icranın başında da bütünleşmeci olmalıyız” diyerek Başkanlık sisteminin Türkiye’nin tarihsel bir gerçeği olduğunu ifade eder. Gerek Millî görüş hareketi gerekse Türkeş’in üzerinde vurgu yaptığı nokta “milletin belirleyici rolü” üstlenmesi gerektiği fikridir.
Kitle partisi olarak bu konuyu dile getiren Turgut Özal olmuştur.
Özal’a göre Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı siyasi krizler ve istikrarsızlıklar ancak güçlü bir Başkanlık sistemi ile ortadan kaldırılabilirdi. Osmanlı imparatorluğundan Cumhuriyete kadar geçen sürecin değerlendirmesini yapan Özal, Başkanlık sisteminin Türkiye’nin tarihi karakterine ve geleneğine de uygun olduğunu belirtir. Hızlı karar almanın mümkün olduğu bir sistemde ekonomik kalkınma daha güçlü bir şekilde sağlanabilirdi. Ayrıca oturmuş bir başkanlık sisteminde güçler ayrılığı ilkesi ve denetimin çok daha etkin olacağını belirtiyordu
Demirel, Türkiye’de yaşanan krizlerin çözümü karşısında halka gitme imkânının olmadığını ve bununda sistemden kaynaklandığını söylüyordu. Darbelerin ve siyasi krizlerin ortaya çıkardığı kırılmaların çözümünün sistem değişikliği ile mümkün olabileceğine inanıyordu.
Özal isteyince “Konjonktürel bir talep diyen Demirel daha sonra başkanlık sistemini istemiştir.”, kendisine yönelik eleştirilere ise, “Başkanlık sistemi siyasi istikrarın sağlanması açısından şarttır. Yürütme ve yasama birbirinden ayrılmalıdır. Başkanlık sistemi kaçınılmazdır. Türkiye bu sistemi tartışmalıdır” cevabı ile son noktayı koydu.
Yine 1998 yılında Ankara’da katıldığı bir kongrede Demirel, ''Ben isterdim ki, Türkiye Cumhurbaşkanını seçsin. Ben isterdim ki, Türkiye dar bölge seçimine gitsin. Temsili sistem işlemiyor. Ben İsterdim ki, Türkiye'de başkanlık sistemini yapalım. İçimde ukdedir yapamadık. Devlet büyük, ülke büyük, halk çok dinamik biz bu ülkeyi idare edemiyoruz. Sistemde değişiklik yapmamız lazım'' ifadelerini kullanarak Başkanlık sisteminin önemini vurgulamıştı.
Parlamenter sistemde başbakanlar ülkemizde güvenoyu alma, gensoru ile düşmemek için hükümet pazarlıklarına, bakanlık bölüşmelerine hatta bürokraside makam paylaşmaya varan tavizler vermiştir. Koalisyonlar kurulurken, hangi banka, hangi KİT, hangi kurum hangi partide olacak pazarlıkları yapılırdı.
1960 darbesinden 1965 seçimlerine kadar geçen beş yılda tam altı hükümet kuruldu
1971-1980 yılları arasında dokuz yılda on bir hükümet kuruldu.
1991-2002 yılları arasında on bir yılda on hükümet kuruldu.
1990’lı yıllar Türkiye’nin karanlık yıllarıdır. Siyaset, mafya, ticaret iç içeydi. Faili meçhul cinayetlerin aslında, faili malum cinayetlerin işlendiği bir dönemdi.
Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu anlatmıştı. Mehmet Ağar cinayetin aydınlanması konusunda kendisine “bir tuğla çekersek duvar üzerimize yıkılır” demişti. (Ağar daha sonra böyle bir şey demedim dedi) Turgut Özal (Cumhurbaşkanı), Adnan Kahveci (Maliye Bakanı), Eşref Bitlis (Jandarma komutanı) ve gazeteci Uğur Mumcu 23 Ocak 1993 tarihinden 17 Nisan 1993 tarih diliminde hayatlarını kaybettiler.
Keza Bahriye Üçok (Akademisyen), Turan Dursun (Yazar), Çetin Emeç (Gazeteci), Ahmet Taner Kışlalı (Akademisyen), Muammer Aksoy (Eski ADD başkanı) ve MİT Müsteşarı Hiram Abas gibi isimler ve niceleri 1990-2002 arası cinayete kurban gittiler. Bu dönemler koalisyon hükümetleri dönemleridir. 28 Şubat darbesi de bu tarih aralığında yaşanmıştır. Bırakın reform yapmayı, ülke yönetildi demek büyük iddia olur.
Başkanlık sisteminde başkan doğrudan doğruya halk tarafından seçilmektedir.
Görev süresi bellidir. Kural olarak görev süresi bitmeden görevden alınamaz.
Başkan hem hükûmet hem de devlet başkanıdır. Başkan tarafından seçilen ve meclisçe onaylanan yardımcıları ise, bir kabine oluşturmazlar. ABD’de bizdeki bakanlık karşılığı departmandır. Özetle başkanlık sisteminde, yürütme organı tek kişiden oluşur, o da başkandır.
Başkanlık sisteminde, başkanın dışında Parlamenter sistemdeki gibi yürütmenin başında sembolik bir devlet başkanlığı makamı yoktur. 1982 Kenan Evren anayasası hazırlanırken, Cumhurbaşkanları hep asker olacağı hesabı ile Cumhurbaşkanına parlamenter sisteme göre çok fazla yetki verilmişti. Bu yetki ile mütenasip sorumluk var mıydı derseniz. Zerre sorumluluğu yoktu. Bütün sorumluluk başbakan ve bakanların üzerindeydi.
Ahmet Necdet Sezer bu yetkilerini sonuna kadar kullanmış Ak Parti döneminde elinden gelen engellemeyi yapmıştı. Özetle Türkiye’nin hızını düşürmüştür. Bürokraside önemli makamlara asaleten atamalar köşkten döndüğü için vekaleten görevlendirmeler yapılmıştır. Vekaleten görev yapan bir bürokrat asil gibi hizmet edemez. A. Necdet Sezer için eşi başörtülü bürokratları atamadığı iddiaları ayyukadır.
CB Erdoğan başbakan olduğu dönemde bir açıklama yapmıştı:
Mehmet Şimşek'i Merkez Bankası'nın başına getirecektik. Cumhurbaşkanı Sezer atamaya karşı çıktı. Eşinin başı kapalı değil, hatta Müslüman bile değil bilgisini verdim. (Mehmet Şimşek’in eski eşi ABD’li olup muhtemelen Hristiyan idi) Necdet Sezer ise “ben öyle uygun gördüm” dedi. Mecburen biz de başka alternatif aradık.
Bu tip engellemeler Türkiye’nin kalkınmasına çok ciddi fren olmuş, ilerlemenin takozu olmuştur. Eğer o dönemlerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal veya Demirel olsaydı hem devleti hem özel sektörü hem de siyaseti bildikleri için bu olumsuzluklar kesinlikle yaşanmaz, Türkiye çok daha hızlı hareket ederdi.
Anayasa mahkemesi başkanıyken bir programda demokrasi, insan hakları özgürlükler konularının da işlendiği mükemmel bir konuşma yapmıştı. Eski Yargıtay başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk “Sezer o metni okudu, Tilavet etmedi” demişti.
Selçuk, daha sonra verdiği bir mülakatta benzer eleştiriler yapmış, CB Necdet Sezer'in konuşma metinlerini önceki yıllarda olduğu gibi hâlâ, kendisi yazmadığı için kıraat ettiğini, kendisi yazsa tilavet edeceğini, bu makama seçilişinin ise “kesinlikle Anayasaya aykırı ve de gülünç' olduğunu söyledi. (Kıraat okumak demektir. Tilavet ise okuduğunu takip etmek, okuduğuna uymak, inanmak demektir)
Eğri değil doğru oturalım doğru konuşalım Sn. Sezer halk oyu ile bir seçime girse Özal’ın Demirel’in Erdoğan’ın karşısında sittin sene o makama seçilme şansı var mı? Burada kusurlu olan yetkilerini kullanandan ziyade sistemin kendisidir. Sorumsuz ama çok yetkili bir Cumhurbaşkanlığı makamı parlamenter sistemin Türkiye’ye verdiği en büyük zararlardandır.
Türkiye’de değişim istendiği anda; statükoyu koruma refleksi devreye girer.
Bülent Ecevit tıpkı bugünkü muhalefetin yaptığı gibi sistem değişikliğini rejim değişikliği ile ilişkilendirerek Demirel’in yukarıdaki açıklamalarına tepki göstermişti. Tepkinin garip olan tarafı; Ecevit, sistemde başkanı adeta kral mesabesine koymuştu. Belli ki bu konuda yeterli bilgiye/donanıma sahip değildi. Şöyle diyordu; “O kişi laik demokrasiyi yıkmaya kalkışırsa bunu kim nasıl önleyebilecektir” sözleriyle sistem tartışmasını bir beka sorunu olarak göstermeye ve rejimle ilişkilendirilmeye çalışıyordu. (Böyle bir dediğim dedik, ya da ben yaptım oldu yetkisi orta çağ monarşilerinde bile zor olur) Bu söylem, bugünkü muhalefet liderleri tarafından da benzer şekilde iktidara dönük olarak kullanılıyor. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” dedikleri bu olsa gerek.
Deniz Baykal, Yeni Birlik Gazetesi’nin sahibi Avni Özgürel'e verdiği röportajda “Sistem kaçınılmaz noktaya gelince bunu değerlendirmek gerekir diye bakıyorum. Bu kadar sıkıntıyı yaşadığımız bir dönemin şartları içinde değerlendirmemiz gerekir başkanlık sistemini” dedi.
Devamında Deniz Baykal “Bu makamın gerektirdiği niteliklerde bir adayla çıkabilirsek inanıyorum ki çok ciddi bir sıçrama yapabiliriz. Makamın gereklerini yerine getirebilecek bir adayla çıkabilirsek rekabet edebilecek duruma gelinebilir.”
Daha sonra bu sözlerini "Ben, başkanlık rejimi gelsin mi gelmesin mi sorusuna değil, bize rağmen gelirse CHP’nin ne yapabileceği sorusuna yanıt verdim. Elbette CHP,
bu başkanlık projesine sonuna kadar ve tüm gücüyle direnmelidir ve direnecektir" diyerek düzeltme yoluna gitmiştir. (Siyasette klasik geri dönüş düzeltmeleridir bunlar)