Bundan sonraki depremlerin acılarını, maddi manevi zararlarını azaltmak için neler yapılması gerektiği konusunda öneriler, fikirler havalarda uçuşuyor…
İçlerinde mantıklı ve ciddi olanlar da var, ilginç ve tebessüm ettirenleri de…
Örneğin, sosyal medyada gördüğüm bir öneri çok hoşuma gitti…
“Nasıl ki araçlara belli sürelerde fenni muayene zorunluluğu varsa yapılara da getirilsin. Yapılar da belli zaman dilimleri arasında fenni muayeneden geçirilsinler” önerisinde bulunuyordu bir dostum…
Öneri güzel ama uygulamada sorunlar çıkabilir…
Araçları fenni muayeneye götürmeden önce eksik olan yangın tüpü, ilk yardım çantası, takoz, stepne gibi malzemeleri eşten dosttan ödünç alıp, kontrolden eksiksiz geçiyoruz…
Fakat konutlarımızda bu yardımlaşmayı nasıl yapacağız?
Oturduğumuz konutlar fenni muayeneden kusursuz geçsin diye inşaatı sağlam olan dostlarımızdan, binalarının kolonlarını, kirişlerini, zeminlerini ödünç alamayız ki!
Benim önerim daha basit ve uygulanabilir gibi…
Yapı denetim şirketleri, takip ettikleri her inşaat için bir karne hazırlasınlar…
Zemininin kalitesine, temelinde kullanılan sisteme, çimentosuna, demirine, diğer malzemelerine, kaba ve ince işçiliğine on üzerinden not versinler…
Depremle ilgili binaya dair kanaatlerini de yazsınlar, karnenin sonuna…
Altına da inşaatı yapan ve yaptıranlarla birlikte imza atsınlar.
Tapu müdürlükleri yalnız parayı değil bu karneyi de alıp almadıklarını sorsun konut alacaklara…
Garanti belgesi yerine geçecek bu karneyi görmeden tapuyu teslim etmesinler…
Karnesi kötü olana tapu yerine tabut verilsin!
CEMRELER DÜŞÜYOR ÜŞÜYEN YÜREĞİMİZE!
Baharın müjdecisi cemreler oturmuş aralarında dertleşiyorlardı.
Birinci cemre, derin bir ah çekti:
“Gel de insanları hasta eden bu kirli havaya düş! İnanın hiç düşesim gelmiyor! Bu havaya düşsen ne olur, düşmesen ne olur!”
İkinci cemre boynunu büktü:
“Sanki benim düştüğüm sular senin havandan farksız! Sularımız da kirli ve üstelik giderek azalmakta, derelerimiz, göllerimiz kurumakta. Denizlerimizin hali ortada… İçim sızlıyor düşerken inanın!”
Üçüncü cemre, arkadaşlarının haklı sitemlerini dinledikten sonra acı acı gülümsedi:
“Sizler gene iyisiniz, halinize şükredin! Ya ben ne yapayım dostlarım, düşecek toprak kalmadı memlekette, ovası, dağı her yer beton! Benim de burnumun direği sızlıyor her düşüşte!”
Peki, ne olacak, doğaya karşı yapılan bu kirlilik, nankörlük ve bonkörlük daha nereye kadar devam edecekti böyle?
Cemrelerin dertleşmesini, yağmur bulutlarının arasından sessizce izleyen Güneş seslendi:
“Sen düşmezsen, yağmur düşmezse, ben açmazsam, tohum yeşermezse, nasıl çıkar insanlar baharlara? Vazgeçmek yok! Hepimiz görevimizi yapacağız… Varsın insanoğlunun nefsi de para, mal-mülk ve makam-mevkilere düşsün! Ömürlerinde kaç baharları var ki?”