Cumhuriyetin ilanından yaklaşık altı ay sonra 20 Nisan 1924 tarihinde devletimizin ikinci anayasası kabul edilmiştir. Bu anayasada; devletin yönetim şekli, dili, başkenti gibi maddelerinin yanında bugün için ilginç gelen bazı maddelerini de aktaralım.

Devletin resmi dini İslam’dır. (bu madde 1928 yılında anayasadan çıkarılmıştır) Seçme seçilme hakkı sadece erkeklere aittir. (1934’te kadınlara siyasi hakların verilmesi anayasaya eklenmiş, siyasi alanda kadın erkek eşitliği sağlanmıştır.)

1937’de CHP’nin altı oku anayasaya eklenmiştir. 1924 anayasası üzerinde tek parti döneminde farklı sesler olmadığı için, olanların sesleri de İstiklal mahkemelerinde kısıldığından; rahatlıkla ve sıklıkla istenen değişiklikler yapılmış, Ulus devlet yapılanmasında “tek partinin parlamenter modeli” oluşturulmuştur.

Bugünkü Türkiye'yi şekillendiren kanunlar esas olarak İkinci Meclis ürünüdür. Birinci mecliste bu kanunların çıkması mümkün değildi. Çünkü o mecliste itiraz edecek vekil sayısı çoktu. Zaten seçim kararı alınıp meclisteki vekil Profili bunun için değiştirilmiştir. (11 Ağustos 1923) İkinci mecliste; Ceza Kanunu, Medeni Kanun, Tevhid-i Tedrisat, Hilafetin Kaldırılması, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Şapka Kanunu vb çıkarılmıştır.

Dönemin bir milletvekilinin yeni süreci özetlemesini Ahmet Kabaklı şöyle anlatır: Mecliste 40 kişilik grubumuz vardı. Atatürk yapacağı devrimleri bize anlatırdı. Biz bunların propagandasını yapardık. Sonra görüşmelerde yavaş yavaş havaya onun fikirleri hâkim olurdu, devrim kanunları Meclisten birbiri ardına geçerdi. 

Lozan antlaşmasının 24 Temmuz 1923 tarihinde kabulü sonrası 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyetin bir gün dahi sürmeyen bir hazırlık devresiyle ilan edilmesi, beş ay sonra ise Hilafet'in ilgası (3 Mart 1924 Bu İngilizlerin dayatmasıydı),

Ertesi gün Takrir-i Sükun Kanunu'nun (4 Mart 1924)

Yeni Anayasanın (1924 Anayasasının 20 Nisan 1924)'de kabul edilmesi gibi önemli kararlar, adeta süzgeçten geçirilmiş “Süzme vekillerden” oluşan II. Meclisin ilk çalışması devresine rastlamış olmasına kimse tesadüf diyemez.

Hukuk sistemimizin temelleri de bu dönemlerde atılmıştır M. Esat Bozkurt çok önemli bir yanlışı hukuk sistemimize sokarak ilk düğmeyi yanlış iliklemiş bu gün bile bu bakış nedeniyle yargı karaları çok ciddi bir biçimde eleştirilir. Prof Dr Osman Can kitabında “M. Esat Bozkurt ve Misyoner Yargının İnşası” adlı bölümde İstiklâl Mahkemeleri hakkında şu ifadeleri kullanıyor: “Yargının ideolojik oluşumunda İstiklâl Mahkemeleri önemli yer tutar. Birer terör aygıtından başka bir şey olmayan bu Mahkemeler, Meclis’te yer alan radikal kişilerden oluşturulmuştur. Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali, yani Üç Aliler divanı. Türkiye’yi teröre boğmuş olan bu mahkemelerin yalnızca ismi “mahkemeydi”. Önce idam edip sonra yargılama yapan mahkemeler…”

İlk düğmenin yanlış iliklenmesi nedir? (Hâkim karar verirken nasıl davranır?)

Konu hakkında bir kanun varsa; kanuna göre karar verir.

Kanun yoksa örf ve adete göre karar verir.

Kanun yok, bilinen örf ve adet yoksa: Hâkim karar vermek için (Eğer ben kanun koyucu olsaydım “yani TBMM olsaydım demektir” bu konuda nasıl bir kanun maddesi yapardım der ve karar verir) İşte bu son madde hukuk sistemimizi sakatlamış, özürlü hale getirmiştir. Çünkü yargıçlar (kanun koyucu olsaydım şıkkı ile) Yasamanın (Meclisin) yerini almaktadır. Faşizm dönemi Almanya’sı bile yargıçların bu isteğine izin vermemiştir. Mahkemeler idarenin eylemlerini sadece hukuki yönden denetleyebilir. Buraları aşıp idarenin yapması gereken yerindelik denetimi yapmaları da buradan kaynaklanıyordu. (kamu yararı görülmemiştir deyip uygulamayı değiştirmesi ya da iptal etmesi üzerine yargıya amiyane tonda sen kimsin? şeklinde haklı çıkışlar ve serzenişler bu yetki gaspındandı.)

Bu dönemin en tartışılan ve karşıt oluşturan özelliklerinden biri de İslam’dan bilinçli bir şekilde uzaklaşmaktır. La dini bir sistem / laik bir sisteme “deyim yerindeyse kafa göz dağıtarak geçme gayretidir.”

Gazeteci Uğur Mumcu “Kazım Karabekir anlatıyor” kitabında nakleder; İsmet İnönü,  milletin en çok değer verdiği kurum olan din müessesesine karşı farklı duygu ve düşünceler beslemektedir. Karabekir Paşa, onun bu düşüncelerini dinleyenlerden biridir. “İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hıristiyan olduklarındandır diyordu. Biz İslam kaldıkça müstemlekeci devletlerin daima aleyhimizde olacaklarını bana anlattı.” Yemekte İsmet Paşa müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti: Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudretimizle bu işi yapamazsak başka hiçbir zaman yapamayız.”

Oysa batı toplumunda Türkiye’ye karşı düzenbazlık hiçbir zaman bitmez. Orta Asya’ya geri dönmeden de bu iki yüzlülük sürecektir. Sultan Mahmut devrinde (Türkler Hıristiyan oluyor) diye Arap ordularını Anadolu içlerine sevk eden ve orduları idare eden Fransızlar değil miydi? Öteden beri (Avrupalı olun, Garp hayatını aynen alın, başka kurtuluşunuz yoktur) derler. Diğer taraftan İslam âleminde (Türkler Hıristiyan oluyor) diye aleyhimizde nefret uyandırırlar. Tarihçi Yazar Mustafa Armağan Kızıl Pençe adlı kitapta Kazım Karabekir paşanın; üç şahsiyetin şu üç maddelik programları kulaklarımda tekrarlanır sözünü nakleder.                  

1- İslamiyet ilerlemeye engeldir. (Fethi Okyar’ın fikri)                                                               

2-Arap oğlunun (Hz. Muhammed) yavelerini (Saçma sapan sözlerini) Türklere öğretmeli. (Mustafa Kemal’in fikri)                                                                                                                                 

3- Hocaları toptan kaldırmalı! (İsmet İnönü’nün fikri) ” Yavuz Bahadıroğlu da İnönü’nün “Biz Laikliği dini kontrol altında tutmak için aldık.”  Dediğini zikreder.