Türkiye’de milletin çoğunluğu 1950 seçimlerinde “Tek Parti” sultasına son vermişti. 27 Mayıs tarihi, DP’nin seçim zaferini daha ilk günden kabullenemeyen askerlerin siyaseti müzmin derecede enfekte etmesinin tarihidir. (1. Ordu Komutanı Org. Noyan, İnönü’ye “Eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini” iletmişti. (Neyse ki İnönü akıllı davranmış teklifi kabul etmemişti)

Bu darbe ile “Asker, devletin sahibi olduğunu tescil” ettirmiştir. Şöyle ki; 1960 darbe bildirisinde “memleketin idaresini ele almıştır” ifadesiyle konumunu siyasetin üzerinde bir noktaya taşımıştır. Bu ifade: ülkeyi yönetme yetkisi verdiğimiz siyasiler beceriksiz çıktı iş başa düştü demekten farksızdır.

12 Mart 1971 muhtırasında “TSK kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır” cümlesi, yukarıdaki ele alma ile benzerlik taşırken; 1980 darbesinde vurgu değişir ve ülke yönetimine bütünüyle el konulmuştur ifadesi vardır.

28 Şubat’ta ise dönemin apoletlileri “durumdan vazife çıkartmak” gibi “biz yaptık oldu hikayesini” uydurdular. Kısaca devleti bir şirket gibi düşünün, şirketlerde hisse çoğunluğu kimdeyse onun sözü geçer. Hisse çoğunluğu bürokratik yapının (tabi ki askeri bürokrasinin” elindedir. Bu yapı içinde de siyaset kurumu vesayet altındadır. Özetlersek; Türkiye’de siyasilere, kırmızı çizgileri ve fay hatları belirlenmiş bir daire içinde faaliyet yapma hakkı lütfediliyordu.

Başbakan Mesut Yılmaz “Avrupa Birliğinin yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti. Genel kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, (Bu ifade Mesut Yılmaz’a aittir): Paşa hesap sorar gibi “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer’ sözünün anlamını sordu” demişti. Kâğıt üstünde Genel Kurmay Başkanı, Başbakana bağlı idi amma Başbakana dayılanıp hesap sorulabiliyordu.

Yılmaz, parti kongresinde “Türkiye’de ileriye doğru atılmak istenen her adımın önünün ulusal güvenlik gerekçesiyle kesildiğini” söylemişti. Genel Kurmay üç gün sonra hakaretamiz bir cevap veriyor. Şöyle ki: “Son tartışma konusunun sorumlu bir makamda olunmasına rağmen meşru zeminlerde tartışmak yerine dünyaya şikâyet etme şeklinde gündeme getirilmesinin onurlu bir yaklaşım olarak kabul edilmesi mümkün değildir” Bu ifadenin mefhum-u muhalifi (karşıt, zıt kavramı) onursuz bir yaklaşım demektir. Bu da hakarettir. Mesut Yılmaz “Avrupa’da hiç rastlanmayacak olan bir olay Genelkurmay Başkanı’nın parti başkanına açıklama yapması” demişti.

Cemal Gürsel, Resmî Gazetede tebliğ yayınlıyor, şu dile bakınız! Böyle bir devlet dili olur mu? Böyle bir dil ancak Yeşilçam filmlerinde mahalle kabadayılarının racon kesme sahnelerinde olabilir. “Yeni Anayasa’nın hazırlanması vazifesi Sayın Rektör Sıddık Sami Onar’ın başkanlığındaki profesörlerden mürekkep yüksek bir ilim ve hukuk heyetine tevdi edilmiştir. Yeni Anayasa ilan ve tatbik mevkiine girinceye kadar bütün siyasi partilerin faaliyetini men ediyorum. Aksi hareketleri çok şiddetle cezalandıracağım…” (Tebliğ no:13 madde:2)

Tarihçi Halil Berktay “Türkiye kendi askeri tarafından sürekli olarak olgunlaşmayan bir çocuk muamelesi gördü” Bu nedenle asker hem cumhuriyetin hem de vatan topraklarının öncelikli “sahibi” kendisini sayardı. Kurtarıcı oydu. Demokrasiyi askıya alması da bu kurtarıcılığın eylem hali idi.

Siyaset kurumuna saygı duymayan, küçümseyen, şımarık bazı apoletliler ülkenin gerçek yöneticisi kendilerini sayıyordu. Genelkurmay Başkanlarından emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın görevdeyken, 1990’ların sonunda önemli bir merkezde büyükelçi olan bir diplomata “Bir Reagan, bir Thatcher vardı da mı, önlerinde selam durmadık” diyerek bulunduğu makamın ağırlığı ile mütenasip olmayan ucuz, hatta ezik laflar etmişti.

Prof. Dr. Osman Can: 27 Mayıs için, (1909 ve 1925’te) liberal, muhafazakâr, sosyalist ve sair özgürlükçü akımları boğan İttihat ve Terakki ideolojisinin iktidarı üçüncü defa ele geçirme hareketinin adıdır. O, partidir, yargıdır, üniversitedir, medyadır, sermayedir. 1950’ye kadar devlete egemen olan tek partici siyasal elitlerin, zamanı, zemini ve şartları olgunlaştırdıktan sonra yeniden, “hürriyet, hukuk devleti” gibi maskelerle iktidarı ele geçirme hamlesidir. Ve bu başarılmıştır

1961 Anayasası; Anayasa Mahkemesini getirmiştir. AYM siyasi kararlar alabilen bir mahkemedir. Üyelerinin tamamı hukukçu değildir. Gerçi biz; üyeleri hukukçu olmayan İstiklal Mahkemeleri süzgecinden geçmiş bir milletiz. Yani alışkınız. Bir TV programında karşımdaki kişi “yarın bir gün bir İmam Hatip mezununu Genel Kurmay başkanı olarak atarsanız şaşmam” dediğinde; askerlik mesleğinde yükselmenin kuralları bellidir. Eğer o basamakları başarılı bir şekilde aşarsa, gerekli şartları haiz ise neden olmasın? Ama siz yavuz hırsızlık yapar gibi İHL okullarına çatmayı bırakında, insanları darağaçlarında sallandırdığınız üyeleri hukukçu olmayan İstiklal mahkemelerinin hesabını verin demiştim.

Yukarıda sözünü ettiğimiz İttihat ve Terakki (İT) ideolojisi, AYM ile TBMM’ni kontrol altına almıştır. Yetki aşımı yapmakla, kararları Yargıtay ve Danıştay tarafından eleştirilen bir mahkemedir. Ayrıca kararları herkesi bağlayıcı olup, temyizi de yoktur.

Milli iradenin temsil edildiği TBMM, tek parti döneminde de kıskaca alınmaya çalışıldı. 1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri Recep Peker, dönüşünde, Mecliste alınan kararları kabul veya ret edebilecek TBMM’nin üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulması konusunda rapor hazırlar, İnönü’nün imzası ile rapor onay için köşke sunulur. Atatürk buna şiddetle karşı çıkar ve "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen evrakı okumadan imzalıyor" der ve kararı reddedip onaylamaz. Serbest seçimlerin olmadığı, partinin yazdığı kişilerin mebus seçildiği o dönemde bile “aradan karşı görüşlüler çıkar korkusuyla” TBMM kararlarının faşist konseyle kontrol edilmesi amaçlanmıştır.

1961 Anayasası ikili meclis yapısını getirmiş, 1980 darbesine kadar Mecliste alınan kararlar Cumhuriyet Senatosu tarafından kontrol ediliyordu. Mecliste kanun çıkıyor senatoya geliyor, senato inceleyip gerekli görürse meclise iade edebiliyordu. Burada da vesayet sistemi açısından tedbir gerektiren bir açık vardı. O da Meclis çoğunluğu elinde olan parti, senato da çoğunluk elinde olursa istediği kanunları çıkarabilirdi. İşte bu açık AYM ile kapatılmıştır. İstediğin çoğunlukla kanun çıkar, AYM bir yolunu bulup o kanunun içine giriyor ve iptal edebiliyordu. Mesela dersek; TBMM’den yüzde 74,7 oy oranıyla geçen bir yasa için Hürriyet gazetesi, 411 el kaosa kalktı manşeti atmıştı. AYM’de yasayı iptal etmişti. (Hürriyet gazetesinin sahibi Aydın Doğan: 28 Ekim 2022 tarihinde telefonla katıldığı bir TV programında o söz bir Paşaya aitti demiştir.)

O devir öyleydi, paşalar diyordu, yargımız paşa paşa karar veriyordu.

Genel bir değerlendirme yaparsak İT ideolojisi 27 Mayıs sonrasını, kendisi için çok güçlü bir şekilde tahkim etmiştir. IT, Siyasi parti olarak İktidarda olsun olmasın, bu ideoloji her zaman var olmuş yeri geldiğinde de (parti, üniversite, medya, sermaye, yargı gibi organlarıyla) gücünü kullanmıştır. Gerektiğinde rutin dışına çıkarak ülkeyi acayiplikler ülkesi yapmaktan çekinmemiştir.

Mesela dersek; Kenan Evren ve arkadaşları 3 yıl 3 aylık süreçte 669 kanun, 139 kanun hükmünde kararname ile Türkiye’nin hukuk noktasında şeklini şemailini değiştirdiler. Anayasal kurumlardan temel hak ve özgürlüklere uzanan her sahada yasalar çıkarıldı. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, HSYK (HSK), TRT ve YÖK gibi kurumları düzenleyen metinlerin yanında Siyasi Partiler, Seçim, Sendikalar, Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt, Dernekler, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Olağanüstü hâl, seferberlik gibi temel kanunlarla halk adeta zincire vurulmuştur. 1983 yılından bugüne TBMM’de bu yasaları adam etmekle meşgulüz.

Gazeteci Doğan Akın “12 Eylül darbecileri önce yasaların çoğunu çıkardılar, ardından bu düzenlemelere uygun bir anayasa hazırlatarak yürürlüğe soktular. Böylece dünyada ilk kez yasalar anayasaya değil, anayasa yasalara uydurulduTespitini yapar “ Bu durum hukuk adına kara bir mizahtır