1937 Yılı Nobel Tıp Ödülü Sahibi Dr.Albert Szent Györgyi diyor ki: Bir şeyi keşfetmek herkesin gördüğünü görüp, kimsenin düşünmediğini düşünmekten doğar. Klasik bir örnek ile açıklayayım. Binlerce başa binlerce elma düştü ama bunların arasından sadece Isaac Newton evrensel kütle çekiminin var olduğunu ortaya attı.

Buğday, arpa, çavdar gibi tohumlar karbonhidrat ağırlıklı besinler olmasına rağmen içlerinde protein kısımları da içerirler. İçerdikleri proteinlerin bir parçasına da gluten denilmektedir. Gluten denilen proteinin de kendi arasında pek çok alt birimleri vardır. Şöyle açıklayayım. İnsan ırkını düşünün. Çekik gözlüsü, siyah ırktan olanı, uzun olanı, kısa olanı, irisi, zayıfı var ama hepsi insan sonuçta.

Bilim, hatırı sayılır bir çoğunluktaki insanda glütene karşı hassasiyet olduğunu söylüyor. Eskiden daha az iç içe iken son yıllarda gluten denilen bu madde pek çok gıda ile hayatımıza girmeye başladı. Ekmekler, pastalar, un ürünleri, kozmetik maddeler, balık yemleri, hazır çorbalar, soslar, makarnalar, bazı alkollü ürünler, çikolatalar, dondurmalar,  katçap ve salçalarda bulunabilen gluten özellikle unlu mamullerde yumuşaklığı sağladığı için de tercih edilmekte. Çoğumuzun aklına gluten ve hastalık ilişkisi denilince hani şu bağırsakları bozan, ishal, kilo kaybı ve halsizlikle beraber seyreden ve özel bir beslenme şekli olan hastalık vardı ya… diye başlayan hastalık gelir. Bu hastalığa Çölyak (celiac) Hastalığı denilmektedir. Gerçekten glutenin bağırsak duvarında meydana getirdiği iltihap sonucunda vücut alarm haline geçip kendi askerlerini bağırsaklara gönderiyor, burada bir savaş başlatıyor. Dolayısı ile vücudumuz bir savaşan ülke konumuna, haline geliyor.

Oysa kıymetli okurlarım olay sadece bu değil. Özellikle 2015 yılından sonra ABD’li olanlar başta olmak üzere bazı bilim insanları gluten ile ilgili durumların sadece bağırsaklar ile sınırlı olmadığını belirtmeye başladılar. Newton’un başına nasıl elma düşüp yerçekimini bulduysa bazı bilim insanları da glutenin bizleri yavaş yavaş nasıl öldürdüğünü buldular. 130 dan fazla patolojik durum artık gluten hassasiyeti ile açıklanabiliyor. Göz altlarındaki siyah halkalardan tavuk derisi cildinize kadar. Depresyondan sara hastalığına, migrenlere kadar. Kronik, iyileşmeyen sinüsitlerden bazı romatizmal hastalıklara kadar. Kronik yorgunluktan sisli beyin denilen beyin yorgunluğuna kadar. Sedef hastalığından gençlerimizde sık gördüğümüz aknelere kadar pek çok hastalık halinden gluten sorumlu tutulmaya başlandı.

Glutene hassasiyeti olan insanlarda gluten bağırsaklara geldiği zaman vücudun istihbarat teşkilatı harekete geçiyor. Dost görünse de aslında bir düşman vücuda girdi diyor. Bunu üzerine askerimiz, diğer güvenlikten sorumlu birimlerimiz harekete geçip bir savaş başlatıyor. Bu savaşta düşman vücudun neresinde yakalanırsa orada çarpışma gerçekleşiyor. Eklem, cilt, bağırsaklar, beyin bu bölgelerden bazıları…

Kıymetli okurlarım. Bu bilgileri yaklaşık 5 yıldır hem bazı gazetelerde yazıyor hem de konferanslarda anlatıyorum. Tek başıma bile bu konuda belirgin farkındalık oluşturduğumu düşünüyorum ki artık bir çok hekim çölyak dışı gluten hassasiyetini sorguluyor. Pek çoğunuz glutenin ne denli tehlkeli olduğunu önümüzdeki birkaç yıl içinde bol bol yazılı ve görsel medyadan okuyacak, duyacaksınız. Bu kadar iddialı ne net söylüyorum. Bilimin yaklaşımını şöyle açıklayayım. Yağmur gelmeden önce kara bulutlar kendini gösterir. Bilimsel literatürler kara bulutlar gibi çoğaldı. Yağmur an meselesi. Islandığımızın farkına mutlaka varacağız. Sele kapılmamak için tedbirler alacağız. Oysa gerçek hayatta sellere kapılmış gidiyoruz.

DHA DENİLEN MADDE

Omega-3 yağları başlıca DHA ve EPA adlı 2 yağ asitinden oluşur. Dokosaheksaenoik asit denilen DHA özellikle balık yağında bol bulunmaktadır. Somon, hamsi, sardalya, uskumru, istavrit, doğal alabalık,  kabuklu deniz ürünleri bu yağı bol içerir. Kuru fasulye, keten tohumu, ceviz ve badem başta olmak üzere bazı çiğ kuruyemişler, yeşil yapraklı sebzeler, yumurta ve tereyağı omega-3 kaynaklarıdırlar. Omega-3 denilen ve vücudumuzda hemen hemen hiç yapılmayan yağ asitlerinin bir parçası olan DHA günümüzde insanımız tarafından pek alınamamaktadır. Ve şimdi aşağıdaki satırları lütfen çok yavaş ve düşünerek okuyun. Yazının sonunda da nasıl çocuklar ve gençler yetiştirdiğimiz konusunda empati yapın.

Beyinlerimizin kuru ağırlığının 2/3 ü yağdan oluşmuştur. Bu yağın da 1/4 ü DHA dan oluşmaktadır. Son yıllarda bilimin söylediği bu. O zaman ben DHA alamaz isem beyin hücrelerim bu eksiği nasıl tamamlar? Benim beyin hücrelerim tam anlamı ile görev yapamaz ise ömür kalitem ne derecede sağlıklı sürer gider?