Bir belgesel kanalında, Arthur Ochs Sulzberg'in, ünlü New York Times gazetesinde patronluğa yükseliş hikâyesini izlerken eski muhabirlerden Abdullah geldi aklıma...

Ne alaka mı?

Haklısınız, aralarındaki bağlantıyı anlatacağım...

Fakat önce Sulzberger'in hikâyesindeki o ilginç bölümü özet geçeyim...

Babasına ait gazetenin Paris Bürosu'nda muhabir olarak çalışırken, Büro şefi onu dünyaca ünlü otomobil yarışlarına göndermiş…

Yarışları izleyip, gazeteye izlenimlerini yazmasını istemiş. Ben patron çocuğuyum dememiş, gitmiş koşa koşa…

Şansa bakar mısınız?

Gittiği gün yarışlar sırasında bir araba pistten çıkıp seyircilerin üzerine uçuyor. Pilotla birlikte 80 kadar yarış sever hayatını kaybediyor.

Haber bomba!

Ne var ki, bomba elinde patlıyor gazetenin... 

Arthur ne arıyor gazetesini, ne de tek kare fotoğraf çekip iki satır haberini yapıyor, kazayla ilgili...

Dönüşte gazetenin şefi, kazadan niye fotoğraf ve bilgi geçmediğini soruyor…

Artur’un cevabı:

"Beni oraya otomobil yarışlarını izlemekle görevlendirdiniz. Kazayı değil!"

Gelelim şimdi bizim muhabir Abdullah'ın atladığı habere...

Artur'un ki kadar olmasa da, yerel ölçekte büyük bir haberdi o yıllar...

Bir akşamüstü, soluk soluğa geliyor gazeteye...

Yüzü sapsarı...

Başlıyor anlatmaya kekeleyerek:

"Otobüs durağında beklerken, yanı başımdaki adamı bıçakladılar. Adam karnında koca bir bıçakla yerde ambulansı beklerken, kan kaybından öldü!"

Haber Müdürümüz, manşet heyecanıyla soruyor:

"Sen ne yaptın? Çektin değil mi fotoğraflarını?"

Apo'dan Arthur cevabı:

"Yooo, niye çekeyim? Ben adliye-polis muhabiri miyim?"

Hadi Arthur, çalıştığı gazetenin patronu olan babasına güvenip, 80 ölümlü o büyük haberi geçmemiş...

Pekiiy; genç yaşında meslekten kopmak zorunda kalan, bizim gariban muhabir Apo neyine güvendi?

Çözemedik bir türlü!

O gün tek kare fotoğraf çekseydi, belki bugün belki o da gazete patronuydu! Ya da New York Times’in Türkiye temsilcisi!

O nedenle hep derim, gazetecilik de şans işi, tıpkı beyaz eşya gibi!

GEÇMİŞ OLSUN TERMİNAL!

Yine geliyorum diyen bir yağmur ve yine ülkemizden ve şehrimizden ortalığı sel götüren ürkütücü manzaralar… Can kaybı olmaması en büyük tesellimiz.

Maalesef ne mevsimler eski mevsimlere benziyor ne de yağmurlar eski yağmura artık…

Bir aylık yağmur bir saatte yağıyor, ne altyapı bırakıyor ne üst yapı!

Bu yaşananlar bir gerçeği göstermekte…

Bundan sonra yerel seçimlerde belediye başkan adaylarının halkına en büyük vaadi, “Yağmurdan korkmayan bir şehir!” olacak…

Ve seçilen belediye başkanlarının hizmet listesinin ilk sırasında da altyapı projeleri yer alacak! Bütçeden en büyük pay altyapıya ve afetlere, felaketlere ayrılacak!

Devletin de, çarpık ve kaçak yapılaşmaya cesaret veren şu imar aflarına bir son vermesi lazım!