Son 15 yıl içinde Tip-2 şeker hastalığı vakalarında ve obez kabul edilen kişilerin sayısında paralel bir artış var. Aynı artış eş zamanlı olarak Alzheimer vakalarında da gerçekleşmektedir. 2011 Yılında MetLife Derneği’nin yaptığı bir araştırmaya göre ABD’deki insanların yüzde otuzbiri kanserden ve ölümden daha fazla bunamadan korkmakta. Üstelik bu araştırmada yer alan kişilerin hepsi yaşlı insanlar değil.

Dr. Perlmutter ABD’de hem nörolog hem de  ABD Beslenme Birliği’nin kurucu üyesi olup bu iki ünvanı taşıyan tek hekimdir. Dr. David Perlmutter’a göre karbonhidrat ağırlıklı beslenmek beyine adeta bir terör saldırısı düzenlemekle eşdeğer. Özellikle emekli olduktan sonra kitap okumanın, bulmaca çözmenin beyin fonksiyonlarımızı korumak için yeterli olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz diyor. Beynimiz tükettiğimiz gıdalara karşı aşırı hassasiyet göstermektedir.

Şeker Hastası olmak Alzheimer’a yakalanma riskinizi ikiye katlamaktadır. Vücudumuza binlerce yıldır alışık olduğumuz besinleri değil, genetik olarak hazır olmadığımız bir takım malzemeleri vermekteyiz. Bu da DNA yapımızda (genetik şifre kasamızda) olumsuz değişimlere neden olabilmektedir. Kan şekerimizin açlık seviyeleri laboratuvar değerlerinin arasında olsa dahi eğer bu normal seviyelerin üst sınırında seyrediyorsa durum iç açıcı değildir. Yani açlık kan şekeri seviyeleri 70 miligram ile 110 miligram arasında ise ve bizim kan şekerimiz çoğunlukla 110 miligrama yaklaşık değerlerde çıkıyorsa beynimiz daha hızla küçülmektedir. Bunama beyin küçülmesi çok yakından ilişkilidir. Şeker hastası olmasak bile kan şekeri seviyelerimizin normalin üst sınırında seyretmesi beyin fonksiyonlarımızda bozulma yapabilmektedir. Bu aslında çok üzerinde düşünülmesi ve ciddiye alınması gereken bir noktadır.

DEMEDİ DEMEYİN

Yıllar öncesinden kaleme aldığım yazıların benzeri haberleri bir müddet sonra ulusal basında okumak, izlemek, sosyal medyada görmek bana ayrı bir keyif veriyor. 5 yıl önce bahsettiğim elma sirkesi ve ev yapımı turşular bugün pek çok yerde anlatılıyor. Uzmanlık tezimi obezite ile ilgili çalışmalar yaparak tamamladım. O günden beri ara öğünlerin bir işe yaramadığını anlatabildiğim kadar anlattım ama kesinlik kazanması 2016 Nobel Tıp Ödülü (Dr. Yoshunori Oshimi, kontrollü hücre ölümü) kazanılınca oturdu. Benim doğruları söyleyebilmemin altında yatan sebep bir yandan atalarımın yaşam tarzını gözlemleyip buradan bazı sonuçlar çıkarmam, diğer yandan da bağımsız bilim insanlarının çalışmalarına olan güvenimden ibarettir. Yani ben sadece doğru olan şeylere aracılık edip hastalarıma ve sizlere aktarma görevini yerine getiriyorum.

Kıymetli okurlarım kimsenin ekmeği ile uğraşmak gibi bir amacım yok. Her kul geçiminin derdinde. Ama yine de okuduklarınızı, izlediklerinizi kimler yazıyor, kimler söylüyor çok dikkat edin. Kaba tabiri ile at izi it izi karışmış gidiyor. Besin değeri düşük, katkılı gıdaların vücudumuza verdiği zararlar ile ilgili her gün yurt dışı kaynaklı pek çok makale yayımlanıyor. Örneğin E 171 adı ile bilinen titanyum dioksit adlı katkı maddesinin yaptıklarını şöyle bir gözden geçirelim. Gıda renklendiricisi ve nem tutucu olarak kullanılan bu madde  beyaz un, sofra tuzu, şekerlemeler, sakızlar, diş macunları, çikolatalar, mayonezler, kabartma tozları, bazı ilaçların kapsülleri ve daha pek çok alanda kullanılabilmektedir. Vücuda girdikten sonra parçalanamadığı belirtilen bu maddenin hücrelerde kalıcı hasarlar meydana getirdiği bilinmektedir.

Arizona Üniversitesi Bilim İnsanları yaklaşık 89 besin maddesinde titanyum dioksit kullanıldığını tespit etmişlerdir. 20 Şubat 2017 de Bruce B Vanderburg imzalı bir bilimsel makale titanyumun devamlı olarak alınmasının ince bağırsağın emilimden sorumlu en kıymetli kısımlarını bozarak uzun vadede bazı besin maddelerinin emilmesini engellediğini belirtiyor. Gerekli bazı yağ asitleri, çinko ve demir bunların başında gelmekte. Bu konu da yakın zamanda gündeme oturacaktır.

Yağ asitleri yeni hücre yapımında, çinko, büyüme hormonu yapımında, demir ise kan yapımında çok ciddi rol oynar. Gel de çık işin içinden.