Kıymetli okurlarım. 3 Ocak 2023 Tarihli bir ABD kaynaklı çalışma sonucunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu çalışma özellikle yaşlı bireylerde yaşam kalitesinin en iyi düzeyde olmasının anahtarının yeterince su içmeye bağlı olduğunu belirtiyor. 30 yıl süre ile toplam 11.255 yetişkinin incelendiği bu çalışma çok net ve güzel sonuçlar açıklıyor. Toplamda 5 kez incelenen ve 50 yaşlarında iken çalışmaya dahil edilen katılımcılar özellikle kendilerini yıpratacak ana tıbbi sıkıntı olan damar sertliği baz alınarak çalışmaya dahil edildiler.

Kanımızda normalde bulunan sodyum (tuz) oranı 135-145 mEq/L olarak değerlendirilir. Eğer sodyum fazla olursa bunu böbrekler dışarı atarak kan düzeylerini ayarlamaya çalışır. Yüksek sodyum değerleri dehidratasyon yani susuzluk veya bir böbrek hasarını bizlere gösterebilir. Bu çalışmada kan sodyum düzeyleri 142 den fazla olanların biyolojik yaşları kronolojik yaşlarının (yıl olarak yaşları) bayağı üzerinde bulunmuştur. Bu kişilerde inme, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve anormal kalp ritimleri, bunama, kronik akciğer hastalıkları ve şeker hastalığı çok daha yüksek oranda çıkmıştır.

Kan sodyum düzeyleri 144-146 arasında olan bireylerde bu çalışma sonucunda erken yaşlanma riski % 21 artmıştır. Oysa sodyum düzeyi 138-140 olanlarda kronik hastalıların gelişme oranı en düşük düzeyde bulunmuştur. Yapılan hatalı önerilerden biri kişiye günde şu kadar su içmelisin diyerek bunu bir miktara bağlamaktır ki bunu sık sık medyada bilgisizce yapılan açıklamaları gözlemleyerek fark ediyorsunuzdur. Oysa su içme ihtiyacı oranı bedenden bedene değişiklik gösterir. Herkese uyan tek beden yoktur. Bazı durumlarda herkes için bu oran artabilir (ateşli hastalıklar, ortamın ısısı, egzersiz, bazı ilaçların kullanımı, ishal vb durumlar gibi).

Sonuç olarak, yüksek sodyum değerlerinin en önemli nedeninin kronik susuzluk olduğunun bilinmesidir. Ülkemizde sodyum miktarınızı hemen hemen bütün sağlık kuruluşlarında ölçtürmeniz mümkündür

AYAĞINA SIKAN İNSANOĞLU

Kısa bir müddet önce ABD’li bilim insanları ve kameramanlardan oluşan bir grup Alaska’da küresel ısınmanın nedenlerini ve sonuçlarını araştırmak üzere bu bölgeye gittiler. Besin zincirinin en altından başlayarak bölge hayvanlarının yaşamından tutun da buzulların erime derecelerine varana kadar pek çok şeyi gözlemleyip kayıt altına aldılar. Sonuç şu: Bize emanet edilen dünyayı kendi ellerimiz ile yok ediyoruz. Yani daha açık bir deyimle kendi ayağımıza sıkıyoruz.

Alaskanın ormanlarında yaşayan ve ağaç kabuklarında yuvalanan ancak soğuk ortamda yaşamını ve nüfusunu ancak belli sayıya kadar arttırabilen kıl kanatlı böcekler eskiye göre ortalaması 10 derece daha artan sıcaklıktan dolayı aşırı üreyip ormanları tamamen kurutmuşlar. Daha önce içlerinde su barındırmayan, yavaş yavaş eriyip tekrar buzullaşan kalın buzul tabakalarının aralarından koca ırmaklar geçer olmuş. Bu bölgelere yumurtlamak için gelen ve yumurtladıktan sonra ölerek çevreye besin, gübre olarak hayat veren somonların miktarında inanılmaz azalmalar olmuş.

Bizler kendimizi bu dünyanın efendisiyiz diye kabul ediyoruz. Oysa efendi gibi davranmıyoruz. Dünyamızı hor kullanırken binlerce mil uzaklıktaki balıkların yaşamını, karbondioksiti havadan temizleyerek bizlere daha temiz hava vermeye çalışan ağaçları, küçük farelerden büyük boz ayılara kadar pek çok yaratılan canlının hayatını tehlikeye atıyoruz. Oysa bu dünya sadece bizlerin yaşam alanı değil. Diğer canlıların da bu dünyada (adı üstünde, canlı) yaşama hakkı var. Kıydığımız bu canlıların vebali bizimdir. Bunun bedelini bize yaşam bir gün mutlaka gösterecek, ki gösteriyor zaten.

Topraklarımızı fakirleştirdik ve yeterli vitaminleri, mineralleri alamıyoruz. Omega-3 kaynaklarımızı tükettik, hücrelerimiz fason şekilde üretiliyor. Un ve şeker ağırlıklı beslenmeye başladık ve herkes kronik hastalıklar ile, obezite ile cebelleşiyor. Betonların arasına hapsolduk, ozon tabakasını bozduk ve çoğumuz D vitamininden yoksun, 40 lı yaşlarda kemik erimeleri ile protezler ile dolaşıyor. Bağırsaklarımızda bulunan ve bizimle beraber hayata atılan, bizimle birlikte büyüyen 100 trilyon faydalı probiyotik etkili mikroorganizmalarımızı öldürdük. Sonuçta bağışıklık sistemimiz iflas etti ve yılda 4-5 kez grip bizleri yataklara düşürüyor. Bitmez bu hikaye…