Mesleğe ilk adliye-polis muhabirliğinden başladım ben…

Fakat diğer adliye muhabirlerinin aksine ağır cezadaki davaları izlemek yerine, hukuk mahkemelerindeki ilginç davaları izlemeyi tercih ediyordum.

Örneğin, boşanma davaları!

Riski büyük oluyordu ama hareketli güzel haberler yakalıyordum.

Bir sabah dolaşıyorum adliyenin koridorlarında...

Baktım kolunda serum şişesi, üzerinde hastane pijaması, sedyeyle bir genç kadın geldi mahkemeye.

Yanında da badigardları aratmayan üç iri yarı adam!

Abileriymiş...

Boynumdaki fotoğraf makinemden huylanan en iri yarı abi, uzaktan seslendi:

“Hey delikanlı! Sakın çekeyim deme! Senin için iyi olmaz!”

Özgür basına tehdit ha!

Benim gibi idealist gazeteciye söker mi bu tehditler, şantajlar?

Daha çok tahrik oldum.

Duruşmanın yapılacağı mahkeme, üçüncü katta…

Önce, ayakkabılarımın bağcıklarını gözden geçirip, sıkıca bağladım. Ne olur ne olmaz, kovalarsa daracık merdivenlerden yuvarlanıp haber olmayalım!

Sonra, fotoğraf makinemi ayarladım.

Son hazırlıkları yapıp, arka arkaya iki üç kare çektim serumlu kadını.

Başladım kaçmaya...

Flaş ışığının şokunu atlatan iki abisi de peşimden koşturmasın mı? Abartmıyorum en az beş kilometre kovaladılar kentin sokaklarında.

Yetişemediler tabii...

Gazeteye geldim soluk soluğa, dilim bir karış dışarıda!

Haber müdürümüze nefes nefese anlattım durumu...

O da heyecan yaptı...

 “Helal sana be! Koçum benim, süper haber bu! Hemen ver filmini karanlık odaya yıkasınlar” dedi.

Fotoğraf makinemi karanlık odaya bıraktım.

Bir çay söyledim kendime.

Çaydan daha ikinci yudumumu almamıştım ki, iç hattan telefonum çaldı.

Arayan karanlık odacı Ahmet, acı haberi verdi:

 “Aşık mısın oğlum sen? Makineye film takmamışsın be güzel kardeşim!”

O an yıkıldım masanın üzerine...

Hayati bir riski göze aldığıma mı yanayım? Kilometrelerce kovalandığıma mı yanayım?

Tek tesellim; serumlu kadının abilerine yakalanıp iyi ki dayak yememişim...

Çekilmemiş fotoğrafın dayağını yemek daha çok koyardı bana!

Diyeceğim o ki;

Şimdi muhabirler teknolojik açıdan çok şanslı, fotoğraf makineleri son sistem ve dijital.

Çektiğin kişinin ruhu bile duymuyor. Cep telefonuyla bile çekebiliyorsun.

Oysa bizim zamanımızda öyle miydi?

Biz fotoğraf makinelerimize, içinde kaç poz olduğu tahminen söylenen parça filmleri takardık.

Çekerken ansızın bitecek diye korkardık.

Deklanşörün netlik ve ışık ayarını yaparken zorlanırdık.

Dijital sistemle birlikte artık medyalarda dia veya slayt filmlerin yıkanıp basıldığı, karanlık oda dediğimiz film laboratuvarları da tarihe karıştı.

Medyalar karanlık odalarından kurtuldu...

Ah bir de güzel ülkem kurtulsa, üzerine oynanan hain ve sinsi filmlerin basıldığı karanlık odalardan!

Demokraside de geçsek şu dijital sisteme!