Türkiye’de sistem tartışması Osmanlı’dan Cumhuriyete hep var olmuştur.
Osmanlı’da Sultan Abdülhamit, Mithat Paşa ve ekibi ile yapılan pazarlık/Anlaşma sonucu tahta çıkmıştır. 23 Aralık 1876 tarihinde anayasa ilanı ile meşruti sisteme geçilmiştir. Bu sistem bugünkü parlamenter sistemin mayasıdır.
Anayasaya “Egemenlik kayıtsız şartsız Osmanlı ailesinindir” ifadesi eklenmiştir. Halk, padişahın yanında, yönetime ortak olmuştur. Padişahın yetkileri anayasa ile bir ölçüde sınırlandırılmıştır. Hükümet padişaha karşı sorumlu olup, meclisi açma kapama yetkisi padişaha verilmiştir.
Yapılan ilk seçimde 69 Müslüman 46 Gayrimüslim milletvekili seçilmiştir. Eleştiri yapanlar şunu da söylerler. Müslüman vekillerin tamamı Türk değildi. Arnavut, Boşnak, Arap vb. vekiller vardı.
Abdülhamit ilk başta devlete hâkim değildi. Mithat paşa ve ekibi köşeleri tutmuştu. Zaten tanzimatı ilan eden Mustafa Reşit Paşadan bu yana gelen paşalar “paşa değil maşa” olup İngiliz siyaseti güdüyorlardı. İngilizlerin istediklerini yaptılar. Abdülhamit istemediği halde Osmanlı devleti Ruslarla savaşa sokulmuş (1877-1878) ve büyük bir yenilgi alındı Ruslar Yeşilköy’e kadar geldiler. Abdulhamit han bu yenilgi gerekçesiyle 14 Şubat 1878 tarihinde meclisi kapatıp batı dünyası ile 27 Nisan 1909 tarihine kadar kendisi mücadele etmiş, 33 sene imparatorluğu ayakta tutmuştu. Tahttan indirilince; “benden sonra 10 sene idare etsinler 100 yıl sayacağım” demişti. Gerçekten on seneye varmadan komitacı İttihatçılar koca imparatorluğu tarihe gömdüler.
Başta Kemalistler olmak üzere Abdülhamit karşıtları daha doğrusu düşmanları bu döneme istibdat (despotluk) devri derler.
Kemalistler istibdat diyor, peki Abdülhamit yönetimi için Atatürk ne diyor?
Gazeteci Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu Anlatıyor: kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika (yazı dizisi) ediliyordu. Atatürk’ün huzuruna davet edildim. Atatürk: Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli. Sevme yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi BÜYÜK HOŞGÖRÜDÜR. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...
Türkiye ikinci dünya savaşı sonrası çok partili siyasi sisteme zorunlu olarak geçmiştir. Tek Parti döneminde göstermelik seçim yapılıyordu. (Aslında seçim değil SEÇİ-N- yapılıyordu) 1923-1943 döneminde 4 senede bir düzenli altı seçim yapılıyor. 1927 seçiminden başlayarak 1946’ya kadar yapılan bu seçimlerde toplam 1037 milletvekili seçiliyor. 1032’si Cumhuriyet Halk Partisi kimi seçtirmek istiyorsa onlar seçilmiştir. Sadece 5 vekil bağımsız seçilmiştir. Seçim değil de seçi(n) deme sebebimiz budur.
Tek parti dönemi sona ermişti. Demokrat Parti peş peşe girdiği üç seçimi de kazanmıştı. Fötr karşısında Kasketin bu denli galibiyeti hazmedilemedi ve bir darbe ile DP iktidardan uzaklaştırıldı.
1960 sonrası yapılan anayasa; “Ezkaza bir daha DP gibi kontrolümüzde olmayan bir parti seçim kazanırsa İktidarda olmasam bile iktidarı kontrol edeyim” tedbirlerinin alındığı bir anayasadır. TBMM, yeni ihdas edilen Anayasa mahkemesi ile, hükümetler ise Danıştay’la kontrol altına alınmıştır. Bu yapı bürokratik oligarşiye dönüşen bir yapı olmuştur. Sistem öyle bir görüntü vermiştir ki; Bürokrasi devletin çoğunluk hisselerinin sahibidir. Milli irade ile gelen başbakanlar da bir nevi Genel Müdür konumundadır, vesayet altındadır. Bürokrasi istediği zaman, deyim yerindeyse, kıdemsiz ihbarsız başbakanları kovma, hükümetlerin işine son verme yetkisini haizdir.
Nitekim çeşitli gerekçelerle ve kısa aralıklarla müdahaleler (darbe) yapılmıştır.
1960 sonrası koalisyon dönemleri başlamıştır. Gensoru korkusu, pazarlıklı ortaklıklar, kısaca; İstikrarsızlığın olduğu bir döneme girilmiştir. Ecevit’in Güneş Motel diye anılan Milletvekili transferi ile kurulan yamalı bohça hükümetler Türkiye’de Parlamenter sistemin en büyük defosu olmuştur. (Güneş Motel operasyonu ile Adalet Partisinden istifa ettirilen 12 Milletvekilinden 10 Milletvekili pazarlık sonucu bakan yapılmıştı)
Fransa’nın başkanlık sistemine geçişindeki gerekçe: 70 yılda 104 hükümetin iş başına gelmesiydi. İtalya ise 69 yılda 63 hükümet kurunca koalisyonu yasaklamak yönünde yasa çalışmaları yapmaya başlamıştı.
Aşağıdaki listeyi yazılarımda tekrar etmemin sebebi: istikrarsız bir Türkiye ile istikrarlı bir Türkiye arasındaki uçurum iyi anlaşılsın diyedir. Parlamenter sistemde 1 Kasım 1923 tarihinden son Başbakan Binali Yıldırım’ın hükümet süresinin bitim tarihi
9 Temmuz 2018 tarihine kadar 94 senede 65 hükümet kurulmuştur.
28 günlük (Çiller) 30 günlük (Ecevit) hükümetlerimiz var.
Ömrü 6 aydan kısa sürmüş tam 17 hükümet kurmuşuz.
Ömrü 6 ayı geçmiş 1 yıla varamamış 16 hükümet kurmuşuz.
Ömrü 1 yılı geçmiş 2 yıla varamamış 14 hükümet kurmuşuz.
Ömrü 2 yılı geçmiş 3 yıla varamamış 7 hükümet kurmuşuz
Ömrü 3 yılı geçmiş 4 yıla varamamış 8 hükümet kurmuşuz
Ömrü 4 yılı geçmiş kurulan hükümet sayısı 3’tür.
Ortalama hükümet ömrü bir buçuk yıldan azdır.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde iki hükümet kuruldu. Birincisi
10 Temmuz 2018 ila 4 Haziran 2023 arsında görev yapmıştır. 4 yıl 7 ay 24 gün
İkinci kurulan hükümet altılı masa karşısında seçimi kazanan Erdoğan’ın
4 Haziran 2023 tarihinde kurduğu hükümet olup görevi devam ediyor.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi istikrarsızlık yüzünden kayalara çarpan Türkiye gemisini kurtarma adımıdır. Bu sistemle hükümet istikrarı yakalanmış, yürütme; 1961 ve 1982 anayasalarıyla mahkûm edildiği vesayet prangasından kurtulmuştur. Aslında Ak Parti’nin sistem için görüşü tam başkanlık sistemi idi ama buna da şükür diyoruz.
Türkiye’de 1960 sonrası parlamenter sistemde yaşanan krizler ve tıkanıklıklar, yeni ve işleyen sistem talebini doğurmuştur. Bu konuda sol siyasi gelenek statükodan yana tavır alırken, muhafazakâr, liberal, milliyetçi kanat değişimden yana olmuştur.
Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Muhsin Yazıcıoğlu ve Devlet Bahçeli-Recep Tayyip Erdoğan yeni bir sistemin gerekliliğini savunmuştur. Süleyman Demirel, Özal’ın konuyu gündeme getirdiği dönemde “konjonktürel bir talep” demiş olsa da kendisi Cumhurbaşkanı olduğunda; başkanlık sisteminin gerekli olduğunu teslim etmiştir. Bu düşüncesini 1997 yılında yaptığı bir konuşmada, “Ben, 4 sene 3 aydır Çankaya’da oturuyorum. Bu süre içinde tam 6 tane hükümet onayladım” diyerek parlamenter sistemin eksikliğini dile getirmiştir.
(Olayın vahametine bakar mısınız? Demirel’in söz ettiği dönemde seçimler beş yılda bir yapılıyordu. İstikrarlı bir ülkede altı hükümet; dört sene üç ayda değil, ancak otuz senede kurulabilir)
Parlamenter sistem içinde Cumhurbaşkanı seçimleri de tıkanıklığa neden olmuştur. Cemal Gürsel’in seçiminde rakipler askerlerce tehdit edilmiştir. Siyasi parti liderleri Gürsel için destek taahhütnamesi imzalamıştır. Anayasa hocası senatör Ordinaryüs Profesör Ali Fuat Başgil CB için aday olacağını beyan etmiştir. 23 Ekim 1961 tarihinde başbakanlığa çağırılır ve Tümgeneral Sıtkı Ulay tarafından tehdit edilir: "Seçildiğiniz anda Cumhurbaşkanı töreni için toplarınız atılmayacaktır. Sizi Cumhurbaşkanlığı arabası Köşk'e götürmeyecek, aksine bir cipe bindirilerek Etlik'e götürüleceksiniz; orada yeriniz hazırlanmıştır. Belki de Etlik'te gömülebilirsiniz" dedi.
Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanlığı; Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun darağacı gölgesinde verilmiş bir karardır.
Altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk hesapta yoktu. Çünkü 1971 muhtırasının Kara Kuvvetleri komutanı, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de Genel Kurmay başkanı Faruk Gürler Cumhurbaşkanı olarak düşünülüyordu.
Ankara’da her yer asker kaynıyordu, meclis askerle çevrilmişti, kuliste askerler, meclis genel kurul localarında Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve generaller adeta “seçmeyin de görelim” pozu veriyordu. Ama o gün, sivil siyaset başarılı bir direnç göstererek dayatmayı kabul etmedi. Darbeci Faruk Gürler’i Cumhurbaşkanı yapmadı ama; onun yerine yine bir asker olan (üstelik ne kokar ne bulaşır cinsinden) eski deniz kuvvetleri komutanını Fahri Korutürk’ü cumhurbaşkanı seçti.
12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren ise anayasa oylaması ile kendisini rakipsiz seçtirmiştir. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necdet Sezer mecliste pürüzsüz seçilse de Abdullah Gül’ün seçiminde 367 diye bir dayatma icat edilmiş yine kriz çıkmıştır. Türkiye e-muhtıra ile tanışmış, TSK siyasi alana müdahale sinyali vermiş ve TBMM’de erken seçim kararı alınmıştır. Oysa Cumhurbaşkanının tek dereceli (direkt halk tarafından) seçilmesi halinde ülkede bu tip bir kriz yaşanmaz.
İşte Bugün bu başarılmıştır.