İstemezük (3)

Abone Ol

Demokrat Parti döneminde kendini hissettiren bölüşüm kavgasının rengi 1960 darbesinden sonra ideolojik bir kavgaya dönüştü.

Önemli sayılacak bir kesim Sosyalizm rüzgârı ile serinlemeye başlamıştı.

NATO sayesinde kapitalist sistemle güçlü bağlar edinen askerin çoğunluğuna bunu (sosyalist savrulmayı) kabul ettirmek zordu.

Bu zorluk nedeniyle 12 Mart 1971 darbesini,

9 Mart 1971 darbe girişimi getirmiştir.

Bilindiği gibi 9 Mart 1971 tarihinde bazı sol aydınlar ve asker içinde yeşeren cunta darbe yapacaktı.

Cuntayı deşifre eden dönemin MİT görevlisi o günleri şöyle anlatır.

Mahir Kaynak: “9 Mart 1971 darbe girişimi solcu bir grup aydın ve geniş bir asker kesimin yönetime el koymak istemesiydi.

9 Mart 1971: başlangıçta K.K. Komutanı Faruk Gürler ve Hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur bu gruba yakındı ama Gen. Kurmay başkanı Memduh Tağmaç ve çok sayıda general bu yapıya uzak durmuştu.

Faruk Gürler ve Muhsin Batur’u Genel Kurmay başkanı uyarmış ve bu yapıdan koparmıştı.

Aydın kesimin içinde, Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı gibi isimler olsa da General Cemal Madanoğlu liderliğindeki bu yapının tamamına

“Marksist” demek mümkün değildi.

SSCB ise NATO’nun izin vermeyeceği için, Türk ordusunun sol bir darbe yapacağına hiç inanmadı ve ihtimal vermedi.

Askeri cuntanın ve sivil ayağının amacı; yeni bir anayasa ile BAAS rejimi kurmaktı. Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal ve İlhan Selçuk gibi isimler de işin içindeydi. Baas rejimi kabaca:Laik-sosyalist ideolojiyi benimseyen otoriter tek parti yönetimidir. (Saddam Hüseyin Irak’ı

Hafız Esat Suriye’yi bu rejimle yönetmiştir)

1971 darbe hazırlığında adı geçenlerin bir kısmı Marksist olarak bilinse de kendini Atatürkçü olarak tanımlayanlar çoğunluktaydı. Grubun ortak noktası tamamının anti Amerikancı olmasıydı.

Darbeyi deşifre ettik, İlhan Selçuk, İlhami Soysal Tutuklandı ama Madanoğlu’na hiç dokunulmadı, çünkü 12 Mart muhtırasında anlaştılar. İşin ilginç yanı onca somut belge ve bilgiye rağmen darbeye teşebbüs edenlerin tamamı beraat ettiler.”

1971 muhtırası deyim yerindeyse Türk solunun üzerinden silindir gibi geçmiştir. Darağaçları kurulmuş, öğrenci liderleri idam edilmiştir.

Tutuklamalarla hapis cezalarıyla terbiye edilmeye çalışılan 68 kuşağı, devam eden dönemde daha da popüler hale gelmiştir.

Öğrenciler politik sistem içinde dikkate alınması gereken bir fenomen olmuştu.

Milliyetçi cephe korumasından güç alan sağ radikal kesim komünizmle mücadeleyi kapitalizme hizmet değil, devleti korumak olarak algılıyordu.

1968’de antiemperyalist ve Kemalist bir çizgide büyüyen Türk solu 12 Mart 1971 sonrasında fikirsel savrulmalar yaşıyordu.

Dev-Genç bir batında çoklu doğumlar yapmıştı (Dev-sol, Kurtuluş, TKP, TKP-ML, Halkın yolu, Halkın kurtuluşu, Aydınlık, İGD, Rizgari, Apocular, gibi). Bu savrulmalarda CIA’nın parmağı inkâr edilemez!..

Öğrenciler arasındaki siyasi mücadele silahlı mücadeleye dönüştürüldü!...

Dönüştürüldü diyoruz çünkü 12 Eylülöncesinde bir ara savcılık yapan Mülkiye hocası Prof Çetin Yetkin Gazeteci Sabahattin Önkibar’a verdiği röportajda “İstanbul’da aynı silâhla, bir gün ara ile hem ülkücü hem de devrimci çocukların öldürüldüğünü balistik incelemesi ile tespit ettik” der.

Bütün bu olaylar cereyan ederken komuta kademesi ne yapıyordu? Demirel, bir röportajında 1979'da Sıkıyönetim yöneticilerinden akan kanı durdurmalarını istediğini belirterek, "Siz her şeyden evvel bu kanı durdurun. Çünkü benim ikinci bir ordum yok, kanı durduracak başka güvenlik gücüm de yok. Benden ne isterseniz vereyim.

Para isteyin para vereyim. Yalnız benden dört şeyi istemeyin.

1-Dersim kanunu

2-Takriri Sükûn Kanunu

3-Bir Tehcir (Göç) Kanunu

4-İstiklâl Mahkemeleri Kanunu istemeyin. Bunun dışında her şeyi isteyin dedim.

Darbe sonrasında

11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül'de nasıl durdu? diye sordum

Yetkimiz yoktu dediler.

13 Eylül günü yetkiniz nereden çıktı? dedim.13 Eylül günü var olan yetki, 11 Eylül günü de vardı. Sıkıyönetimin bütün yetkileri vardı.

Üzüntü ile söyleyeyim ki, 1980'nin 12 Eylül'ü devletin çöküşüdür. Demiştir

Dönemin II. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel ise "Bir yıl önce planlamıştık, ama şartların olgunlaşmasını bekledik." İtirafı ile kazan kaldıran çağdaş yeniçerilerin niyetlerini ortaya sermiştir. Süleyman Demirel ise bütün bunlar Kenan Evren Çankaya’ya çıksın diye yapılmıştır inancındadır. Peki o beklenen bir yıl içinde 44 milyon 700 bin nüfuslu ülkemizde güvenlik noktasında neler yaşandı bir bakalım.

Genel Kurmayın 1982 yılında hazırladığı bir raporda 12 Eylül 1979 tarihinden 12 Eylül 1980 darbe gününe kadar geçen bir yıl içinde 7 bin 10 silahlı saldırı ve çatışmada tam 2 bin 812 kişi can vermişti.

Bu darbe gerçekten devletin çöküşüdür.

O dönemlerde bugün ki gibi doğu ve güneydoğu olayları yoktu.

Silahlı çatışmalar vardı ama her yerde vardı. PKK belasını başımıza saran 12 Eylülrejimi olmuştu. Cezaevinden sağ çıkan daha sonra dağa çıkmıştır. Burada ABD/CIA’nın güneyimizde bir garnizon devlet kurmak için uzun süreli hesapları vardır. 40 küsür yıldır yaşadığımız terör olaylarının alt yapısı aşağıda alıntıladığımız vahşet sonucudur.

Altan Tan "Kürt Sorunu" adlı kitabında, PKK’nın kuruluşundan sonra 1980 ve 1983 arasındaki olayların Güneydoğu bölgesindeki

Kürtçülük düşüncesinin yayılmasında rol oynadığını, Diyarbakır Cezaevi'nden çıkanların büyük çoğunluğunun dağa çıktığını, PKK'nın ana gövdesini oluşturduğunu ve örgütün büyümesini sağladığını iddia eder.

“Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu” raporunda yayınlanan bilgilere göre akıllara durgunluk veren, insanı insan olmaktan çıkaran işkence yöntemlerinin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

Köpek saldırtma: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu

Zincir: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

Kule: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-5 kat olacak biçimde tutuklular çıkarıldıktan sonra gardiyanın Yıkıl komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır, böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

Sehpa: Tutuklu mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanır, idama çarptırılır ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

Cop sokmak: Gardiyanlar, copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırdı.

Çek-çek: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşardı.

Erkeklerin cinsel organına elektrik verilmesi de sıradan işkence türlerindendi.

Lağım suyuna sokma, dışkı yedirme: Diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

Falaka: Yaygın ve sürekli kullanıldı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirildi.

Tecavüz: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi. Keza kadınlara da gerek copla gerek farklı şekilde tecavüz edilmiştir. 12 Eylüldarbecilerinin kurdurduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi başkanı eski asker Turgut Sunalp’a kadınlara copla tecavüz edildiği anlatılırken kınaması gerekirken verdiği cevaba bakın. Copa ne gerek var aslan gibi çocuklar var. Demişti.

Ranza altı: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

Kantar: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

Kervan: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

Ramazan geldi, 1982 Temmuz ayı. Oruç serbest dediler. Sahura kalkmak yok, iftar saat 20'den sonraydı. Bu oruç tutmayın mesajıydı.

Bedii Tan (Altan Tan’ın babası) oruç tuttu. Betonda, üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii'nin orucunun farkına vardılar. Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii dayak yedi, yatağa düştü. Gardiyan çağırdı, kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi, güçlükle kalktı. Gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Yerde yatan Bedii Bey'in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı. Bedii Bey, 33 Numaralı koğuşa girdikten 33 gün sonra öldü.

Ak Parti Milletvekili Orhan Miroğlu: TBMM’de komisyonda konuşurken ağlamış ve şunları söylemişti. “Hücrelerin olduğu bölüm… 35 ile 36 ismiyle anılan 2 adet hücre bölümü vardı. Her katta 10 hücre vardı ve 4 kattan oluşuyordu. Birinci katın ilk hücresi tamamen lağımla doldurulmuştu. O gün gelen herkes istisnasız o lağımın içerisine sokuluyordu. Ona da banyo diyorlardı."

Vahşette eşitlik adalet: 12 Eylül rejimi aynı insanlık dışı muameleyi milliyetçi muhafazakâr kesime de yapmıştır. Mamak cezaevi, Ulucanlar cezaevi, Diyarbakır Cezaevi Pirin palas (Adıyaman) hemen hepsi hakkında kitaplar yazılmıştır.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’ nun 29 gün gözaltındayken Filistin askısında anadan üryan çıplak bir halde kıldığı namazlar var. Abdest alamıyor, bazan betona bazan kapı koluna dokunup mesh ediyor, askıda zorla rukû yapmaya çalışıyor, secde imkansız. En azından kilotumu verin diyor vermiyorlar, kıble ne taraf diye soruyor söylemiyorlar. Koğuşa geldiğinde; yaşça olgun kişi Muhsin başkanın ikindi namazını kıldıktan sonra tekrar namaz kıldığını farkedince soruyor. İkindiden sonra kılınan bir nafile namaz yok. Sen ne kıldın? 29 gün Filistin askısında kıldığı ama namazın rükünlerinin olmadığı namazları kaza ettiğini söylüyor..

Yaşlı olan kişi: Bana bak delikanlı, o namazları asla kaza etmeyeceksin, o namazlarla Allah’ın huzuruna varacaksın. Allahım sana bunlarla geldim diyeceksin. Belki de hayatında kıldığın en önemli namazlar bunlar olacak.

12 Eylül rejimi hukuksuzlukta işkencede eşitlik sağlıyordu. Sivil siyasetin emrinde, sıkıyönetim gereği her türlü yetki ellerindeyken, başbakan tarafından dahasını isteyin vereyim yeterki kanı durdurun talimatı verilen Kenan Evren darbe sonrası Bir sağdan bir soldan astık diyerek eşitliği adaleti sağladıklarını söylemiştir. Hatta idamları imzalarken ellerinin titremediğini söylüyordu.

Ne diyelim Toprağın bol olsun Evren

{ "vars": { "account": "G-5Y3NLJ44B6" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }