İstemezük -2-

Abone Ol

Türkiye’de askerin Devlette büyük hissedar benim! benim dediğim olur! İnancını/algısını bir önceki yazımızda belirtmiştik. Buna yönelik itirazlara bir örnekle cevap vermek istiyorum. Gazeteci Sabahattin Önkibar’ın İtiraflarım adıyla kaleme aldığı kitabından bir olayı özetleyerek aktaralım.

Yıl:1993 Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu Bursa Milletvekili ve Kit komisyonu başkanı Mehmet Gazioğlu’nu karargâha davet eder. Fisunoğlu Paşa Ağustos şurasında Genel Kurmay Başkanı olacaktır. (Doğan Güreş görev süresinin uzatılması konusunda yapılan spekülasyonlara şeref sözü diyerek asla kabul etmem taahhüdünde bulunmuştu)

Davete icabet eden Gazioğlu kapıda çok önemli misafir statüsü ile karşılanır. Paşanın makamında da kalabalık bir askeri heyet vardır.

Fisunoğlu “bu arkadaşlar benim Genel kurmay Başkanlığım dönemimde yakın çalışma ekibimde olacak isimler” der ve peşi sıra konuya girer “Özal’ın vefatı ile Sayın Demirel Köşk’e çıktılar” TSK olarak yeni başbakanın kim olacağı konusunda kapsamlı çalıştık ve “bizim ölçülerimize göre devletimizin bekası adına DYP’ye başkan ve Türkiye’ye başbakan siz olmalısınız

Gazioğlu “ben tanınmıyorum, adım bu konuda hiç geçmedi, benim için çok erken, bırakın kamuoyunu ailem bile şaşırır” der.

Paşa “Bakın sayın Gazioğlu mesele tanınmak ve kongreyi kazanmak ise biz onu hallederiz. Siz evet deyin gerisini bize bırakın

Önkibar “bu diyalog ikinci elden bir duyum değil, yüzde yüz hakikattir” diyor.

(Devam eden süreçte Doğan Güreş bütün ağırlığını Tansu Çillerden yana kullanır ve TSK bu konuda resmen ikiye bölünür. Tansu Çiller seçilir ve Fisunoğlu’ndan intikamını almakta gecikmez, ilk yaş toplantısında Güreş’in görev süresini uzatır, Fisunoğlu da o sürede yaşı dolduğu için emekli olur ve Genel Kurmay başkanı olamaz.)

Konumuza dönersek; bizim kanunlarımızda/ Anayasamızda/Anayasalarımızda askerin siyasi parti kongresi kazandırmak, başbakan atamak gibi ne bir görevi ne de yetkisi yoktur, hiçbir zamanda olmamıştır. Peki o gün yaşananlar nedir? sorusunun cevabı; yukarıda sözünü ettiğimiz büyük hissedar benim, benim dediğim olur inanışıdır. Bu inanışın temel gerekçesi de “Bu işi ancak biz yaparız” Osmanlı’nın son dönemleri de dahil “Devletin bekasını sağlamak bizim görevimizdir” ifadesinin vücut bulduğu anlayışta kendileri dışındakilere potansiyel suçlu olarak, en azından sanık olarak bakılmıştır. Politik ve ideolojik evrilmeler ikinci planda kalmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında serbest ekonomiyi savunan da 1930’lardan sonra devletçi ekonomiyi önceleyen de aynı askeri iradedir. Hatta İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili sistemi hazmetme sıkıntısı yaşasa da kabullenen yine aynı iradedir.

Müdahale gücü olmasına rağmen DP iktidarını başlangıçta (seçim sonuçları belli olunca) asker engellememişti. Seçimlere hile karıştırıldı diyerek engelleyelim diyenler oldu. Tabi ki böyle bir durumda ikinci dünya savaşı sonrası kurulan yeni dünyada yer alamazdık. Bu nedenle müdahaleyi İsmet Paşa da uygun bulmamıştı.

DP iktidarı yine de hazmedilemedi ve İlerleyen süreçte asker içindeki o kesim iki ay dolmadan vesayetçi bürokrasi ve devlet burjuvaları (!) ile harekete meyletmiştir.

DP hükümeti, Haziran 1950'de darbe hazırlığı yapıldığı gerekçesiyle TSK'nin komuta kademesini emekliye sevk etti. Emekliye ayrılan isimler arasında Genelkurmay Bşk. Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman, Kara, Hava, Deniz Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı ile 15 general ve 150 albay yer aldı.

Ne demek istiyoruz? DP iktidarı ekonomik kalkınma ve altyapı yatırımlarını önceleyen bir modele geçmişti. CHP’nin tek parti döneminde uygulanan devletçilik politikası nedeniyle ekonomi ve ticaret üzerinde devlet hâkimiyeti çok güçlüydü: Bu nedenle kaynaklar bürokrasinin elindeydi.

CHP döneminde özel sektör desteklenmediği hata kösteklendiği için zenginleşme devlet eliyle ve devletin istedikleri için olabilirdi. Devletçilik anlayışı uzunca bir süre ülkemizde etkili olmuştur. Karma ekonomi dediğimiz bir model yürürlükte kalmıştır. Bu yapı “yarı sosyalist model” olarak eleştirilmiştir. Devlet kurduğu KİT’ler ile “Kamu iktisadi teşebbüsleri” ekonomiyi elinde tutuyordu. Ben mecliste KİT komisyonunda da görev yaptım. KİT’ler için “devletin arpalığı” derler. Gözümle gördüm. Zaman geldi KİT’ler ekonomide kambur oldular.

Menderes yönetiminde kaynaklar bürokrasiden piyasaya çevrilmişti. Bu da yeni bir bölüşümün, paylaşımın kavga alanını oluşturmuştur. Çünkü altyapı yatırımları ile müteahhitler, tarımda sabandan makineleşmeye geçişle de zengin çiftçiler türetmişti.

Bu durum yukarıda açıkladığımız vesayet merkezlerini rahatsız etmiştir. DP emir komuta zincirine güvenerek üst rütbelilerin imkanlarını koruyarak kendini güvende hissetmiştir. Fakat DP’nin ürettiği zenginlikten hak ettiği payı alamadığı düşünülen alt rütbeli subaylar ise darbeyi yapmıştır. Tabii ki bunlar darbe gerekçesi olarak içeride seslendirilen ve tartışılan konulardır.

İşin esası şudur. NATO dolayısıyla ABD yukarıda sayılan gerekçeleri çivi çakar gibi bir kesimin zihnine çakmıştır. (Öğrenci hareketleri, üniversiteler, basın, özel harp gibi yapılar gerekçeye katkı sunar) Muhalif siyasilerde kavganın dozunu artırınca darbe

Yapmak için bırakın albayları çavuşlar bile cesaretlenir. Hegemonyayı yürüten ABD ise çizgiden sapan ülkeleri darbe ile tekrar rayına oturtur.

Ankara'da 5 Mayıs 1960'da bir öğrenci grubu, ''555 K'' yani "5'inci ayın 5'inde saat 5'te Kızılay'da" koduyla gösteri düzenledi.

Menderes, eylemcilere hitap etmeye çalıştı ancak başaramadı. Öğrencilerin arasına girerek konuşmak isteyince, bir öğrenci Menderes'in boğazını sıktı. Menderes "Ne istiyorsun" diye sorduğu gençten "Hürriyet istiyorum" cevabını aldı. Menderes, tarihe geçen "Bir başbakanın boğazını sıkıyorsun bundan ala hürriyet mi var?" ifadelerini ise burada kullandı.

Muhalefet lideri İsmet Paşa ise mecliste DP sıralarına dönerek “sizi ben bile kurtaramam” diyerek yangına körükle gitmiştir. Bu bir uyarı değil cuntaya ne duruyorsunuz komutudur. Aynı şekilde "şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır" sözünü de aynı gün söylemiştir. (18 Nisan 1960) Bir not daha 1965 seçimlerinde Orhan Kabibay, İrfan Solmazer ve Orhan Erkanlı CHP’nin aday listelerindeydi. Kimdir bunlar? Bunlar darbeyi yapan 38 kişilik Cuntanın üç üyesidir.

Şunu unutmayalım! Bizde yapılan bütün darbelerin arkasında NATO/ABD vardır. Türkiye’yi her zaman kullanışlı bir aparat olarak görmek isterler. Kendi ayaklarının üzerinde duran güçlü bir Türkiye istemezler. İngiliz Başbakan Winston Churchill’in “Türkiye kurursa sulayın, büyürse budayın” sözü batının amentüsüdür.

1960 darbesine taraf olan her kesim darbeden az çok nemalanmıştır. Asker için bile kurduğu yardımlaşma kurumu olan OYAK’la ülkenin kalkınmasından legal pay alma yolunu buldu diye suçlanmıştır. Oyları azalmasına rağmen CHP kendi muhalefette kalsa da son yıllara kadar fikren iktidarda kalmıştır. Çünkü devletin anatomisi böyle kodlanmıştır/yasal güvence altına alınmıştır. Anayasal düzeyde yapılan bu tip yasal ama hukuki olmayan düzenlemeler, Petrol bazlı uzunca yıllar bozulmayan eski poşet ve plastikler gibidir. Yıl 2026 hala Kenan Evren ve arkadaşlarının antidemokratik bir iklimde hazırlatıp kabul ettirdiği, sivil iradenin de toptan değiştiremediği anayasa ile yönetiliyoruz. Bu da millet olarak ayıbımızdır.

{ "vars": { "account": "G-5Y3NLJ44B6" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }